top of page

10-BEDENE YAZILAN KAYITLAR (2): SİNİR SİSTEMİ HAFIZASI

  • Admin
  • 4 saat önce
  • 19 dakikada okunur

Travma anıda değil; nefeste, kas tonusunda, eşikte yaşar.


Bir önceki yazıda, bedenin yük altındayken nasıl üç farklı hayatta kalma yolu seçtiğini gördük: taşarak, içe çekilerek ya da görünmezleşerek. Meltdown, shutdown ve masking’in birer “davranış” değil; alarmda kalan bir sinir sisteminin dili olduğunu konuştuk. Ama bir soru hâlâ açıkta kaldı: Alarm çaldıktan sonra, bu kayıt çözülemezse ne olur? İşte bu yazı tam oradan başlıyor.


Travmanın tek bir büyük olaydan değil, tekrar eden bir iklimden nasıl yazıldığını; bu iklimin bedende nasıl iz bıraktığını ve zamanla nasıl “normal” sanılan bir yük hâline geldiğini konuşacağız.


Artık “neden böyle davranıyor?” sorusunu değil; o davranıştan çok önce bedende nelerin öğrenildiğini, nelerin kaydedildiğini ve nelerin sessizce taşındığını anlamaya çalışacağız.


Çünkü bazı hikâyeler anlatılmaz; ama beden, onları

her gün yeniden üretir.


Bir önceki bölümde şu soruyla başlamıştık: “Bu çocuk neden böyle?”

Bu soru ilk bakışta masumdur. Merak içerir. Çözüm arar gibi durur. Ama çoğu zaman yanlış yere bakar. Çünkü bu soru, davranışı merkeze alır.

Görüneni.

Taşanı.

Silikleşeni.

Maskeleneni.


Oysa burada sorulması gereken soru şudur: “Bedene ne oldu?”


Çünkü bir çocuğun yaşadıkları, yalnızca hatırlanan anılar olarak kalmaz.

Beden, yaşananları arşivlemez.

Beden, yaşananları çalışır hâle getirir.


Bir deneyim tekrar ettiğinde:

– refleks olur,

– eşik olur,

– genelleşir.


Ve bir noktadan sonra çocuk “bir şey yaşamıyor” gibi görünürken, beden çoktan bir karar vermiştir. Bu karar cümleyle kurulmaz.

Düşünceyle yazılmaz.

Niyetle değişmez.

Kas tonusunda yazılır.

Nefeste yazılır.

Kalp hızında, duyusal eşiklerde, bekleme kapasitesinde yazılır.


İşte bu yüzden bazı çocuklar:

bir gün taşar, bir gün donar, bir gün silikleşir, bir gün uyumlu görünür.


Bir gün “iyi”, bir gün “kötü” denir.

“Ne zaman nasıl davranacağı belirsiz” diye tarif edilir.


Ve dışarıdan bakıldığında bu hâller birbirinden kopuk sanılır.

Oysa sinir sistemi açısından hepsi aynı sorunun farklı cevaplarıdır.


Bu bölüm, davranışın nedenine değil, davranıştan önce gelen bedensel hafızaya bakar.

Anıyı değil; bedenin tuttuğu kaydı konuşur.


I. Travmatik Kayıt

1) Tekil Olay Değil, Tekrarlanan Deneyim

Travma çoğu zaman tek bir büyük olay sanılır.

Bir kaza.

Bir kayıp.

Bir şok.


Oysa çocuklukta — özellikle nörogelişimsel olarak hassas bedenlerde —travma çoğu zaman tek bir anla değil, tekrar eden bir iklimle yazılır.


Çünkü çocuk bedeni zamanı takvimle ölçmez.

Beden zamanı maruziyetle ölçer.


Aynı saat.

Aynı kapı.

Aynı ses tonu.

Aynı hız.

Aynı “hadi”, “yap”, “sus”, “otur” iklimi.


Beden bu tekrarlar içinde şunu öğrenir:

“Bir şey olacak.”

“Ben bunu kontrol edemeyeceğim.”

“Yanlış yaparsam tehlike büyüyecek.”


Bu öğrenme düşünceden önce olur. Çocuk daha olan biteni anlamlandırmadan…

beden çoktan kararını vermiştir.


Bazen travma şudur:

• Her gün biraz fazla talep,

• Her gün biraz daha hızlı tempo,

• Her gün biraz daha az durulma,

• Her gün biraz daha az görülme,

• Her gün “idare etmesi” beklenen bir beden.


Bu deneyimlerin hiçbiri tek başına “travmatik” gibi durmaz.

Hatta çoğu zaman normal kabul edilir.

“Abartıyorsun.”

“Hayat böyle.”

“Alışacak.”


Ama beden zamanı farklı okur.

Beden için belirleyici olan, yaşananın şiddeti değildir;

yaşananın sürekliliğidir.


Bir çocuk her gün aynı kapıdan girerken biraz daha geriliyorsa,

her gün aynı ses tonunda biraz daha küçülüyorsa,

her gün aynı hızda biraz daha geride kalıyorsa,

her gün “olması gereken”e yetişemiyorsa;

beden bunu tekil anlar olarak değil,

bir yaşam biçimi olarak kaydeder.


Ve travma tam da burada oluşur:

Kaçamayan, durdurulamayan, mola verilemeyen, sürekli maruz kalınan deneyimde.


Travma, “olan şey” değildir.

Travma, olan şeyden kaçamamaktır.


Beden için en yıkıcı kayıt şudur:

“Bu hep böyle.”

“Bu durmayacak.”

“Burada bana yer yok.”


Bu yüzden bazı çocuklar tek bir büyük olay yaşamamıştır ama bedenleri yorgundur.

Çünkü bedenleri, her gün biraz daha sıkışmayı, her gün biraz daha kendini tutmayı, her gün biraz daha vazgeçmeyi öğrenmiştir.


Bu tür travmalar bağırarak gelmez.

Raporlara girecek “olaylar” üretmez.

Ama bedende çok net izler bırakır:

• Sürekli tetikte olma,

• Küçük uyaranlara aşırı tepki,

• Ya da tam tersi: donukluk ve kopma,

• Güvende hissetme kapasitesinin daralması,

• Ve en sessiz ama en derin iz: “Ben yanlışım” hissinin içe yerleşmesi.


Bu çocuklar çoğu zaman şunu söylemez:

“Travma yaşadım.”

Ama bedenleri şunu söyler:

“Burada uzun süredir güvende değilim.”


2) Mikrotravmaların Birikimi

Mikrotravmalar sessizdir.

Çoğu zaman bağırmaz.

Çoğu zaman iz bırakıyor gibi görünmez.

Hatta çoğu zaman iyi niyetlidir. Ve tam da bu yüzden fark edilmez.


Mikrotravmalar çoğu zaman şu adlarla gelir:

“Terbiye.”

“Destek.”

“Alıştırma.”

“Hayata hazırlama.”


Ama beden, niyeti ayırt edemez.

Beden yalnızca etkiyi kaydeder.


Her küçük an, sinir sistemine düşen küçük bir izdir.


Her:

– “Sus.”

– “Alış.”

– “Abartıyorsun.”

– “Bir şey olmadı.”

– “Herkes böyle yapıyor.”

Tek başına önemsiz gibi durur.


Bir cümle.

Bir bakış.

Bir acele.

Bir omuz silkme.

Ama beden matematik yapmaz.

Toplar.


Otizmli bireylerde taşınan yük çoğu zaman tek bir olaydan oluşmaz.

Dramatik bir anla başlamaz.

Raporlara girecek bir “kırılma” üretmez.


Bu yük, sürekli maruziyetle oluşur.

Her gün. Her ortamda. Her ilişkide.


Ve çoğu zaman şunları içerir:

• sürekli maskeleme,

• duyusal aşırı yük,

• hız ve beklenti baskısı,

• regülasyon üreten bir ilişkinin olmaması,

• “idare etme”nin norm hâline gelmesi.


Bu yükler tek tek bakıldığında “katlanılabilir” görünür.

Ama beden tek tek hesap yapmaz.

Toplar.


Her tekrar, bedene aynı soruyu sordurur:

“Burada duyulduğumda ne oluyor?”

“Burada durduğumda biri yanımda kalıyor mu?”


Bu soruların cevabı her seferinde biraz daha “hayır” olursa,

beden büyük bir tehlike yaşamasa bile sürekli açık bir alarm hâline geçer.


İşte mikrotravmaların birikimi budur:

Tek bir kırılma değil,

kırılmanın normalleşmesi.


Çocuk uyum sağlar. Susar. İdare eder.

Ama uyum, travmanın yokluğu değildir.

Bazen uyum, travmanın bedende sessizce yerleşmiş hâlidir.


Ve bu sessizlik, dışarıdan “iyi gidiyor” gibi görünürken, içeride bedene şu cümleleri yazabilir:

“Beni rahatsız eden şeyleri göstermemeliyim.”

“Dayanmak daha güvenli.”

“Görünmez olursam kaybolmam.”


Mikrotravmaların en tehlikeli yanı budur: Büyük bir acı yaratmazlar.

Ama bedenin gerçeğini yavaş yavaş silerler.


Ve bir gün çocuk, neden zorlandığını söyleyemez hâle geldiğinde,

kimse bu küçük anları hatırlamaz.

Ama beden,

hepsini hâlâ taşır.



(EK — Burnout: Eksiklik Değil, Fazlalık

Burnout, eksiklikten değil; fazlalıktan doğar:

• fazla uyumdan,

• fazla dayanmak zorunda kalmaktan,

• fazla alarmda kalmaktan,

• fazla “normalmiş gibi” devam etmekten.)



3) Travma Psikolojik Değil, Nörofizyolojiktir

Travma çoğu zaman “akılda kalan” bir şey gibi anlatılır.

Hatırlanan bir sahne.

Rahatsız eden bir anı.

Zihne gelen bir görüntü.


Oysa travma, asıl olarak bedende kalan bir şeydir.

Kas tonusunda kalır.

Nefesin ritminde kalır.

Kalbin hızlanmasında, midenin sıkışmasında, omuzların fark edilmeden yukarı çekilmesinde kalır.


Travma, duyusal eşiklerde yaşar.

Ses biraz yükseldiğinde,

tempo biraz hızlandığında,

bakış sertleştiğinde

beden daha ne olduğunu anlamadan

hazır pozisyonuna geçer.


Çünkü tehdit yükseldiğinde,

beden karar verir.

Zihin sonra gelir.


İşte bu yüzden insanlar şunu söyler:

“Bilmiyorum ama geriliyorum.”

“Mantıksız ama duramıyorum.”

“Bir şey yokken bedenim hazır bekliyor.”


Bu cümlelerde bir çelişki yoktur. Bu, sinir sisteminin gerçeğidir.


Çünkü burada hatırlanan bir anı yoktur.

Burada çalışan şey, bir alarm sistemidir.

Alarm, geçmişi hatırlamaz.

Alarm, geleceği düşünmez.

Alarm sadece şunu sorar:

“Şu an güvende miyim?”


Ve bu soruya beden, zihinden çok daha hızlı yanıt verir.

Travma bu yüzden

“geçmişte kalmış” bir olay değildir.

Travma, şimdi bedenin nasıl çalıştığıdır.


Bir çocuk bugün küçük bir uyarana orantısız tepki veriyorsa, bu onun “hassas” ya da “abartılı” olduğu için değil; bedeninin, daha önce öğrendiği bir eşikten otomatik olarak geçmesi yüzündendir.


Zihin hâlâ “bir şey yok” derken, beden çoktan “dikkat et” demiştir.

Ve bu durum, niyetle, açıklamayla, “aslında öyle değil” demekle değişmez.


Çünkü travma, ikna edilen bir düşünce değil;

alışmış bir sinir sistemi durumudur.


Bu yüzden travmayı anlamak için sadece ne yaşandığına değil,

bedenin ne öğrendiğine bakmak gerekir.



(EK — Bedensel Çıktılar

Bu yüzden travmatik kayıtlar çoğu zaman “duygu” olarak değil,

beden çıktısı olarak görünür:

• uyku düzeninde bozulma / gece bölünmeleri,

• iştah dalgalanmaları / seçicilik,

• sindirim (mide sıkışması, kabızlık, ishal döngüleri),

• kas tonusunda artış (çene, omuz, karın; fark edilmeden kasılma),

• duyusal eşiklerde daralma (ses/ışık/kalabalık toleransı),

• başlatma gecikmesi (bir işe “başlayamama”, donma),

• içsel huzursuzluk (yerinde duramama ya da boşluk hissi),

• somatik yakınmalar (baş–karın ağrıları, “sebebi bulunmayan” beden şikâyetleri).


4) Yanlış Okunan Alarm, Ağırlaşan Müdahale

Burada durup çok kritik bir noktayı görünür kılmak gerekir: Alarm çoğu zaman yalnızca aile tarafından değil, klinik dilin kendisi tarafından da “davranış problemi” olarak okunur.


Meltdown, shutdown ya da masking; sinir sisteminin verdiği bedensel alarmlar olmaktan çıkıp, tanım formlarında ve klinik pratikte “sorunlu davranış” başlığı altına yerleştiğinde, çerçeve sessizce değişir.


Artık soru “Bu beden ne söylüyor?” değildir.

Soru şuna dönüşür:

“Bunu nasıl kontrol ederiz?”


Bu dil, kötü niyetle kurulmaz.

Ama çok güçlü bir etki yaratır.


Çünkü aileler zamanla çocuğu kendi deneyiminden değil,

kendilerine öğretilen klinik çerçeveden 

okumayı öğrenir.


Bir süre sonra anne–baba da fark etmeden şunu demeye başlar:

“Davranışı arttı.”

“Problemli.”

“Kontrol edilemez.”


Ve böylece alarm, yalnızca sistem tarafından değil,

ailenin zihninde de

“düzeltilmesi gereken bir şey”

hâline gelir.


Bu noktadan sonra yardım, regülasyona değil;

susturmaya yönelir.

İlişkiye değil;

sonuca odaklanır.


İşte kırılma tam burada derinleşir:

Çocuğun bedeni hâlâ alarmdayken,

herkes artık davranışın susup susmadığına bakıyordur.


Ve beden, bir kez daha aynı kaydı alır:

“Ne hissettiğim değil, ne kadar sorun çıkardığım önemli.”

Bu bir tercih değildir; Bu tekrar eden randevuların, raporların, geri bildirimlerin ve “iyi niyetli” düzeltmelerin içinde sessizce oluşan bir öğrenmedir. Bu öğrenme çoğu zaman korunmak içindir; zarar vermek için değil.


Meltdown bir alarmdır.

Shutdown bir alarmdır.

Masking de bir alarmdır.

Bunların hiçbiri

“problem davranış” değildir.


Bunlar, sinir sisteminin tehlike algısına verdiği farklı hayatta kalma cevaplarıdır.


Ama bu alarmlar sinir sisteminin diliyle değil de davranışın diliyle okunduğunda,

sessiz ama çok tehlikeli bir eşik aşılır.


O eşikte soru değişir.


Artık kimse şunu sormaz:

“Bu beden ne söylüyor?”


Onun yerine şu soru gelir:

“Bunu nasıl durdururuz?”


İşte kırılma tam burada başlar.


Çünkü alarm, anlaşılmak için vardır.

Durdurulmak için değil.


Ama alarm “sorun” olarak okunduğunda, müdahale de doğal olarak sertleşir.

Ses yükselir.

Tempo artar.

Düzeltme çoğalır.

Kontrol sıkılaşır.


Alarm susturulmaya çalışılır.

Oysa alarm sustuğunda tehlike geçmez.

Sadece görünmez olur.


Beden şunu öğrenir:

“Sesimi yükseltirsem daha çok zorlanıyorum.”

“Daha az görünürsem hayatta kalıyorum.”


Ve bir sonraki alarm,

daha erken çalar.

Daha sert gelir.

Daha az uyarı verir.


Yanlış okunan her alarm, bedene şu mesajı yazar:

“Burada duyulmak güvenli değil.”

“Burada sinyal vermek bedel getiriyor.”


Bu yüzden bazı çocuklar daha çok taşar.

Bazıları tamamen susar.

Bazıları da maskelenmeyi öğrenir.


Ama ortak olan şudur: Alarm hâlâ oradadır. Sadece artık daha derinde çalışıyordur.

Ve sistem, sessizlik geldiğinde rahatlar.

Oysa bu rahatlama, iyileşme değildir.

Bu, alarmın içeride daha pahalı bir yere taşınmasıdır.


5) Müdahale Sertleştikçe Ne Kaybedilir?

Müdahale sertleştikçe ilk kaybedilen şey davranış değildir.

İlk kaybedilen şey ilişkidir.


Çünkü çocuk için regülasyon, yapılan müdahalenin tekniğinden değil;

o müdahale sırasında yanında biri olup olmadığından doğar.


Ses yükseldiğinde,

tempo arttığında,

bekleme kısaldığında

ilk kopan şey temas olur.


İlişki kopunca zaman duygusu da gider.

Çocuk artık “birazdan geçecek” hissini kaybeder.

Şimdi ile sonra arasındaki köprü yıkılır.

Her an, sanki hep böyleymiş gibi yaşanır.


Zaman duygusu kaybolduğunda bedensel güven de çözülür.

Beden şunu ayırt edemez hâle gelir:

“Bu an zor ama geçici mi?”

“Yoksa burası kalıcı bir tehlike mi?”


Bu ayrım kaybolduğunda beden öğrenmeye kapanır.

Çünkü öğrenme, tehlike altında çalışan bir sistemin işi değildir.


Öğrenme kapasitesi gider. Yerine hayatta kalma refleksleri gelir.

Ve süreç burada da durmaz.

Zamanla çocuk kendi sınırlarını da hissedemez olur.


Yorgunluğu fark edemez.

Taşma eşiğini tanıyamaz.

Ne zaman durması gerektiğini bilemez.

En sonunda kaybolan şey kendilik duygusudur.


Çocuk artık şunu ayırt edemez:

“Bu benim ihtiyacım mı?”

“Bu benden beklenen mi?”


Ve sistem dışarıdan bakıp şöyle der:

“İşe yaradı.”


Çünkü çocuk daha sessizdir.

Daha uyumludur.

Daha az sorun çıkarıyordur.


Ama yıllar sonra çocuk şunu söyler:

“Ne zaman yorulduğumu fark edemedim.”

Bu cümle tembellikten gelmez. İsteksizlikten gelmez.

Bu cümle, çok erken yaşta kendi sinyallerinden kopmuş bir bedenin cümlesidir.


Çünkü bir çocuk durdurularak regüle olmaz.

Bir çocuk, tutularak regüle olur.


Ve tutulmak, kontrol edilmek değildir.

Tutulmak; acele edilmediğini hissetmektir.

Yanında kalındığını bilmektir.

Sinyal verdiğinde yalnız bırakılmayacağını deneyimlemektir.

Bu deneyim yoksa, en iyi niyetli müdahale bile beden için bir kayıp hâline gelir.


(EK — İlaç Bölümü Köprüsü: Sessiz ama Rahatlamayan Beden: Bazen sessizlik, regülasyon değildir; bastırılmış hayatta kalmadır. İlaç burada “sükûnet” üretebilir ama güven üretmeyebilir. Bu yüzden soru “Sustu mu?” değil; “Beden gerçekten rahatladı mı?” olmalıdır.)



II. Yanlış Okunan Alarmın İkinci Katmanı: İlaçla Tutulan Çocuk (etik çerçeve / sistem refleksi)

6) Yanlış Okunan Alarm: Tutma Refleksi

Masking,

meltdown ve

shutdown

sinir sisteminin alarm tepkileridir.


Ancak bu tepkiler bedensel bir alarm olarak değil de

“davranış problemi” olarak okunduğunda, ikinci ve daha derin bir katman başlar.


Bu noktada sistemin refleksi şudur:

Tutmak.


Ve ilaç, çoğu zaman tam bu aşamada devreye girer.

Sorun ilacın varlığı değildir.

Sorun, ilacın neyin yerine kullanıldığıdır.


7) İlaç: Düzeltmek Değil, Bazen Taşımak

Bu bölüm ilaçları suçlamak için yazılmadı. Çünkü ilaç meselesi, sinir sistemi açısından “iyi” ya da “kötü” gibi basit bir yerde durmaz.


Bazen ilaç:

• taşmayı azaltır,

• bedeni biraz tutar,

• çocuğun nefes alabileceği küçük bir alan açar.


Ama kritik eşik şudur: Eğer iklim değişmiyorsa, eğer beden hâlâ tehditte yaşıyorsa,o zaman yapılan müdahale nedene değil, sonuca çalışır.


Ve bazen şu hikâye yazılır:

“İlaçla düzeldi.”


Oysa gerçekte olan şu olabilir:

Beden, sadece daha az görünür hâle gelmiştir.


Bu yüzden doğru soru şudur:

“Bu çocuk daha uyumlu mu?” değil,

“Bu çocuk daha regüle mi?”

Çünkü uyum, regülasyon değildir.


8) İlaç Köprüsü: Kısa Bir Klinik Çerçeve

Dünya literatürü ilaçlara sınırlı ve temkinli bir rol verir.

İlaçlar, otizmin çekirdek özelliklerini “düzeltmek” için değil; bazı eşlik eden belirtileri geçici olarak tutmak için kullanılır.


Yani ilaç: bir çözüm değil, bazı durumlarda iklim değişimi mümkün olana kadar kullanılan bir köprüdür.


Köprü, eğer:

• ilişkiye açılıyorsa,

• tempo yavaşlıyorsa,

• tehdit azalıyor, güven artıyorsa anlamlı olabilir.


Ama iklim değişmiyorsa, köprünün bir ucu yoksa,

ilaç sessizlik üretmeye başlar.


9) Sessizlik: İyileşme Değil, Bastırılmış Hayatta Kalma

Sistem bazen çocuğu “tutabilmek” için ilaca yönelir.

Taşma azalsın diye.

Sessizlik gelsin diye.


Ama kırılma noktası tam buradadır.

Semptom susabilir.

Ama mekanizma çalışmaya devam ediyorsa, beden şu kaydı alır:

• “Burada güven yok.”

• “Benden istenen şey sessizlik.”


Bu iyileşme değildir.

Bu, bastırılmış hayatta kalmadır.


Alarm sustuğunda ama güven yazılmadığında, beden bunu rahatlama olarak değil,

daha derin bir yalnızlık olarak kaydeder.


10) İlaç ve Nesneleşme: “Yeter ki Dursun”

Semptom susturulup çekirdek çözülmediğinde, çocuğa şu iklim yerleşir:

• “Çözüm yok.”

• “Dayan.”

• “Görünmez ol.”

Bu, travmanın en ağır katmanıdır:

çözümsüzlük iklimi.


Bu noktada ilaç, çocuğu koruyan bir araç olmaktan çıkıp, sistemi rahatlatan bir sessizlik üreticisine dönüşebilir.


Sorun ilaç değildir.

Sorun, ilişkisiz bırakılmasıdır.


11) Etik Köprü — Kısa ve Net

İlaç bir çözüm değildir. Ama bazı durumlarda geçici bir köprü olabilir.

Ancak:

• iklim değişmiyorsa,

• dil yumuşamıyorsa,

• tempo düşmüyorsa,

• çocuk hâlâ “dursun” diye tutuluyorsa, o köprü, yavaş yavaş

hapishaneye dönüşür.


12) Etik Pusula (Bu Bölümün Mührü)

Çocuğu sakinleştirmek adına sinir sistemini susturmak, onu korumak değildir.

Koruma, bedenin anlaşıldığını hissettiği yerde başlar.

Ve bazen en büyük etik ihlal şudur:

Çocuğu susturup “iyileşti” demek.


III. Autistic Burnout: Bedensel Çöküşün Tanımı

13) Burnout = Eksiklik Değil, Fazlalık

Nick Walker autistic burnout’u şöyle tanımlar:


“Autistic burnout is a state of physical, mental, and emotional exhaustion caused by prolonged stress and lack of supports.” Nick Walker “Otistik burnout; uzun süreli stres ve yeterli desteklerin yokluğu sonucunda ortaya çıkan, fiziksel, zihinsel ve duygusal bir tükenmişlik hâlidir.” — Nick Walker

Bu tanımda kilit nokta şudur: Burnout, eksiklikten değil; fazlalıktan doğar.

• fazla uyumdan,

• fazla dayanmak zorunda kalmaktan,

• fazla alarmda kalmaktan,

• fazla “normalmiş gibi” devam etmekten.


14) Burnout Nedir, Ne Değildir?

Autistic burnout çoğu zaman yanlış yerden tanımlanır. Çünkü dışarıdan bakıldığında görünen şey, çoğu yetişkinin aşina olduğu kelimelere benzer:

• yorgunluk,

• isteksizlik,

• geri çekilme,

• performans düşüşü.


Ama autistic burnout, bu kelimelerin hiçbirine tam olarak sığmaz.

Çünkü burada sorun ne kadar yapabildiğin değil;

ne kadar süre dayanmak zorunda kaldığındır.


Burnout:

• bir karakter sorunu değildir,

• bir motivasyon meselesi değildir,

• bir “istemedi” hâli hiç değildir.


Burnout şunlar değildir:

tembellik

isteksizlik

ilgisizlik

gelişim gerilemesi

kişilik değişimi


Burnout şudur: Uzun süre boyunca taşınmış bir yükün,

artık bedensel olarak tutulamaması.


Bu bir tercih değildir. Bu bir vazgeçme kararı değildir.

Bu, bedenin kapasite sınırına dayanmasıdır.


IV. Çözümsüzlük İklimi: Travmanın Derin Katmanı

15) Çözümsüzlük İklimi: Travmanın En Derin Katmanı

Travmanın en ağır hâli acı değildir.

Çaresizliktir.

Acı hâlâ bir hareket üretir.

Ağlatır.

Bağırtır.

Kaçırır.

Savaştırır.


Acı, bedene hâlâ şunu söyler:

“Bir şey oluyor.”

“Bir tepki vermeliyim.”


Çaresizlik ise bambaşka bir yerdedir.

Çaresizlik, bedeni hareketsizleştirir.


Bu noktada sinir sistemi artık tek tek olaylara yanıt vermez.

Artık “ne oldu?” ile ilgilenmez.

Bir sonuç üretmiştir. Ve bu sonuç şudur:

“Bu dünya değişmeyecek.”


Bu cümle bir düşünce değildir. Bu bir inanç da değildir.

Bu, bedenin vardığı nihai karardır.


Bu eşikte çocuk artık şunları öğrenmez:

“Bu zor ama geçecek.”

“Biri beni tutacak.”

“Bir yol var.”


Çünkü bu cümleler, defalarca sınanmış ve beden tarafından yanlışlanmıştır.

Onun yerine beden şuna inanır:

• “Kimse beni gerçekten duymuyor.”

• “Ne yaparsam yapayım bir şey değişmeyecek.”

• “Dayanmak zorundayım.”


Bunlar düşünce değildir.

Bunlar telkin değildir.

Bunlar söylenmiş cümleler hiç değildir.

Bunlar, bedende yazılmış sonuçlardır.


Ve bu noktada çok kritik bir şey olur: Sinir sistemi artık alarm üretmez. Çünkü alarm üretmenin bir anlamı kalmamıştır.

Alarm çalmıştır.

Defalarca.

Uzun süre.

Ama alarm çaldığında gelen olmamıştır.


16) Çaresizlik Nedir? (Nörofizyolojik Düzeyde)

Çaresizlik, sinir sisteminin şu karara varmasıdır:

“Tepki vermek faydasız.”

“Bağırmak faydasız.”

“Susmak bile faydasız.”


Bu noktada beden artık savunma üretmez.

Savaşmaz. Kaçmaz.

Donmayı bile bırakır.

Üretmeyi bırakır.


Bu, regülasyon değildir.

Bu, sakinlik değildir.

Bu, uyum hiç değildir.

Bu, hayatta kalmanın askıya alınmasıdır.


Beden artık kendini korumaz.

Sadece katlanır.


(EK — “Neden Bir Anda Oldu Sanılır?” yanılgı kırıcı ara durak) Dışarıdan bakıldığında çöküş aniden görünür; ama içeride olan yıllarca biriken yük, ertelenen ihtiyaçlar ve bastırılan alarmdır. Bu yüzden “bir gecede oldu” gibi görünen şey, çoğu zaman yıllardır duyulmayan cümlelerin en son noktasında görünür hâle gelir.


17) Bu İklimde Büyüyen Bir Beden Ne Taşır?

Bu iklimde büyüyen bir beden:

• istek üretmez,

• merak üretmez,

• oyun kapasitesini yavaş yavaş kaybeder,

• geleceğe dair beklenti kuramaz.


Çünkü beklenti kurmak, bir çıkış ihtimaline inanmayı gerektirir. Ama bu bedende artık:

• çıkış yoktur,

• kaçış yoktur,

• durma yoktur,

• anlatma yoktur.


Her şey denenmiştir.

Hiçbiri bir şeyi değiştirmemiştir.

Geriye tek bir şey kalır:

Katlanmak.


Bu yüzden bu çocuklar çoğu zaman

“sessiz”,

“uyumlu”,

“sorunsuz” görünür.

Ama bu bir başarı değildir.

Bu, bedenin artık umut üretmemesidir.


18) Autistic Burnout Neden “Bir Anda” Olmaz?

Bu yüzden autistic burnout:

• ani bir çöküş değildir,

• beklenmedik bir kriz değildir,

• “artık dayanamadı” anı hiç değildir.


Autistic burnout, uzun süreli çözümsüzlüğün bedende tamamlanmasıdır.

Artık mesele taşınan yük değildir. Yük taşınabilir.

Artık mesele şudur: Bu bedenin hiçbir yere gidememesi.

Kaçamamak.

Duramamak.

Anlatamamak.

Tutulamamak.


İşte bu yüzden autistic burnout bir rastlantı değildir.

Bir karakter meselesi değildir.

Bir zayıflık değildir.

Bir sonuçtur.


19) En Tehlikeli Yanılgı

Bu noktadaki en büyük yanılgı şudur:

“Ama artık taşmıyor.”

“Ama artık sorun çıkarmıyor.”

“Ama artık sakin.”


Oysa burada olan şey sakinlik değil;

vazgeçiştir.


Beden artık şunu söylemektedir:

“Beni duyacak kimse yok.”

“Kendimi göstermek işe yaramıyor.”

“Var olmamın bir karşılığı yok.”

Bu noktada çocuk sadece zorlanmaz.

Yalnız bırakılır.

Ve yalnız bırakılmak,

travmanın en ağır hâlidir.


20) Otizm ≠ Burnout

Bu ayrım hayati önemdedir. Çünkü bu iki kavram birbirine karıştırıldığında, çocuğun yaşadığı çöküş doğal, kaçınılmaz ve hatta beklenen bir şey gibi algılanır.


Otizm:

• nörogelişimsel bir farklılıktır,

• algılama ve ilişki kurma biçimini tanımlar,

• kimliğin bir parçasıdır.


Burnout ise:

• sonradan gelişir,

çevresel maruziyetle oluşur,

• ilişkisel ve bağlamsaldır,

• geri döndürülebilir bir çöküştür.


Otizm, bir çocuğun nasıl biri olduğunu anlatır.

Burnout ise bir bedenin artık neyi taşıyamadığını söyler.


(EK — “Otizmin Karıştırılan İki Yüzü” çerçeve kutusu) Otizm = nörogelişimsel farklılık. Otizm sanılan tablo ise çoğu zaman şudur: uzun süreli yanlış iklim + çözümsüzlük + regülasyonsuzluk + bedensel kapanma. Bu bir “tanım” değil; çoğu zaman bir sonuçtur: bedenin, uzun süre tek başına bırakıldığı iklimde kendini korumak için geri çekilmesi.

Türkiye’deki temel yanılgı şudur: Sessizlik → “iyi” sanılır. İtaat → “gelişme” sanılır. Direncin kaybolması → “alıştı” diye rahatlatır. Oysa bazen sessizlik, çöküşün sesidir.

Oysa beden o sırada şunu yapıyordur: • kendini kapatıyordur, • maskeleme artmıştır, • enerji kısıtlanmıştır, • tepki üretmek yerine geri çekilme başlamıştır. Otizm değişmemiştir. Algılama biçimi değişmemiştir. Değişen tek şey, bedenin taşıma kapasitesidir. Ve bu kapasite kaybı otizmin doğasından değil; uzun süreli yanlış iklimden doğar.)


V. Onarım Eşiği ve Sistem Gerçeği

21) Bu Bölümün Net Söylediği Şey

Çocuğu sakinleştirmek adına sinir sistemini susturmak, onu korumak değildir.

Bu, onu daha derin bir yalnızlığa itmektir.

Ve bu noktadan sonra yapılabilecek tek gerçek geçiş vardır:


22) Onarım

Ama bu onarım;

• davranışı düzeltmekle ilgili değildir,

• uyumu artırmakla ilgili değildir,

• sessizliği hedeflemekle hiç ilgili değildir.


Bu onarım şudur:

Bedeni yeniden hayata çağırmak.


Yani:

• “Tepki verdiğinde yalnız kalmayacaksın.”

• “Yavaşlayabilirsin.”

• “Burada durmak mümkün.”

• “Bir çıkış var.”


Bu çağrı gelmeden,

hiçbir teknik,

hiçbir program,

hiçbir müdahale

iyileştirici olamaz.


Çünkü travmanın en derin katmanı acı değil;

çözümsüzlük iklimidir.

Ve o iklim değişmeden,

beden iyileşmez.


VI. Söylenenle Yaşanan Arasındaki Uçurum

23) “Yaklaşım da Gerekir” Denen Ama Yaşanmayan Yer

Türkiye’de birçok çocuk psikiyatristi bunu bilir. Ve çoğu zaman açıkça da söyler:

“Bu çocuğa sadece ilaç yetmez.”

“Yaklaşım çok önemli.”

“Aile ve okul dili değişmeli.”


Bu cümleler yanlış değildir. Çoğu zaman doğrudur ve iyi niyetle kurulur.

Ama travmatik kırılma tam da burada başlar:

Söz doğru kalır; yaşantı değişmez.

Sinir sistemi için belirleyici olan cümlenin doğruluğu değil, günün içinde tekrar eden deneyimin sürekliliğidir.


24) Niyet Var, Taşıyacak Alan Yok

Sistemin içinden bakıldığında tablo çoğu zaman şöyledir:

• Muayene süresi kısadır.

• Hasta yükü fazladır.

• Okul “bir an önce düzelme” beklentisi içindedir.

• Aile tükenmiştir.

• Regülasyon, ilişki ve iklim odaklı desteklerin sistem içinde net bir karşılığı yoktur.


Bu koşullarda klinisyen doğruyu söyler. Ama doğruyu taşıyacak alan yoktur.

Ve böylece “yaklaşım”, yaşanan bir deneyim olmaktan çıkar; klinik bir ilke olarak kalır: kağıtta, konuşmada, niyette…ama çocuğun gününe inmeden.


25) Çocuğun Yaşadığı Gerçeklik

Yetişkin dünyasında söylenen şudur:

“Bu çocuk sadece ilaçla düzelmez.”


Ama çocuğun yaşadığı şey çoğu zaman şudur:

• Müdahale başlar.

• Ortam değişmez.

• Tempo yavaşlamaz.

• Dil yumuşamaz.

• Bedeni tutan bir ilişki kurulmaz.


Ve beden şu mesajı alır:

“Sorun sende.”

“Biz aynı kalıyoruz.”

“Sen susarsan rahat ederiz.”


Burada mesele bir aracın kendisi değildir. Mesele, çocuğun yalnız bırakılmasıdır:ilişkisiz, iklimsiz, taşıyıcısız.


26) Kopuş Nerede Travmaya Dönüşür?

Travma tam burada kalınlaşır.

Çünkü çocuk şunu fark eder:

• Doğru şeyler söyleniyor.

• Ama hiçbir şey gerçekten değişmiyor.


Bu fark, bedende ağır bir kayıt bırakır:

“Anlaşılıyor gibi yapılıyor ama anlaşılmıyorum.”

“Sorun kabul ediliyor ama yük bana bırakılıyor.”


Bu, nesneleşmenin en derin biçimlerinden biridir:

Çocuk artık bir özne değil, bir “düzeltme projesi” gibi yaşanır.

Dinlenen değil; ayarlanan.

Tutulan değil; düzenlenen.


27) Sessizlik Nerede Nesneleşmeye Dönüşür?

İklim değişmeden “sessizlik” üretildiğinde, sistem rahatlayabilir.

Ama bedende şu kayıt büyür:

“Benim regülasyonum değil, sessizliğim önemli.”

“Benim ihtiyacım değil, çevrenin rahatlığı öncelikli.”

Nesneleşme burada olur: araçtan dolayı değil; ilişki kurulmadığı için.


28) Bu Bölümün Altını Kalın Çizen Gerçek

Bir çocuğa “yaklaşım da gerekir” demek ama yaklaşımı hayata taşımamak, bedene şu çelişkili mesajı verir:

“Seni anlıyoruz.”

“Ama sen yine de değişmek zorundasın.”

Bu çelişki, travmanın en sessiz katmanıdır.


Çünkü çocuk artık şunu öğrenir:

• Konuşmak bir şeyi değiştirmiyor.

• Anlatmak işe yaramıyor.

• Uyum sağlamak daha güvenli.

Ve bu noktada çocuk

ya masking’e daha sıkı sarılır,

ya shutdown’a daha derin girer,

ya da burnout’a doğru sessizce yürür.


29) Net Cümle

Yaklaşımı söyleyip yaşatmamak, beden için yaklaşımsızlıktan daha yıkıcıdır.

Çünkü umut verip taşımamak, çözümsüzlük iklimini derinleştirir.

Ve travma, tam da burada kalınlaşır.


VII. Bedenin Kaydı: Niyet Değil, Sonuç

30) Çocuğun Bedeni Niyeti Değil, Sonucu Kaydeder

Bir çocuğun sinir sistemi niyeti okuyamaz.

Açıklamayı tartamaz.

“Aslında” ile başlayan cümleleri ayıklayamaz.

Beden sadece yaşantıyı kaydeder.


Ve yaşantı değişmediyse, kayıt nettir:

• Alarmım susturuldu.

• Ama tehdit hâlâ vardı.

• Ama tempo düşmedi.

• Ama dil yumuşamadı.

• Ama kimse beni gerçekten tutmadı.


Bu noktada beden şunu yazar:

“Demek ki sessiz olmam isteniyor.”

“Demek ki yük hâlâ bende.”

“Demek ki bu geçmeyecek.”


Bunlar karar değildir.

Bunlar, bedensel kabullerdir.


31) Niyetle Sonuç Arasındaki Sinir Sistemi Gerçeği

Yetişkin dünyasında niyet vardır.

Ama sinir sistemi sonuçla çalışır.

Sinir sisteminin tek sorusu şudur:

“Şu an güvende miyim?”


Bu sorunun yanıtı

reçetede yazmaz,

açıklamada bulunmaz,

iyi niyette saklı değildir.

Yanıt yalnızca şurada bulunur:

Bedenin yaşadığı ilişkisel deneyimde.


Eğer alarm susturulmuş ama güven yazılmamışsa, sinir sistemi bunu rahatlama olarak değil; daha derin bir yalnızlık olarak kaydeder.


Çünkü yalnızlık, tehlikenin yokluğu değil;

desteksizliğin sürekliliğidir.


32) Değişmeyen İklimin Bedensel Anlamı

Çocuk için tablo çoğu zaman nettir:

• Müdahale geldi.

• Ama yetişkinler aynı kaldı.

• Ama okul aynı hızdaydı.

• Ama beklenti azalmadı.

• Ama hata hâlâ tehlikeydi.


Bu noktada beden şunu öğrenir:

“Sorun ortamda değil.”

“Sorun bende.”


Ve bu öğrenme düşünceyle olmaz;

bedensel kabulle olur:

“Anlatmak işe yaramıyor.”

“Direnmek daha çok zarar veriyor.”

“Dayanmak en güvenlisi.”


İşte bu noktada beden artık çözüm aramaz.

Hayatta kalmayı en az bedel ödeyecek şekilde sürdürmeye çalışır.


33) Burnout Burada Başlar

Bu noktadan sonra autistic burnout bir ihtimal değildir.

Bir süreçtir.

Bir mantıksal sonuçtur.

Bir sinir sistemi matematiğidir.


Çünkü beden artık şunu çözmüştür:

• Kaçış yok.

• Durma yok.

• Tutulma yok.

• Anlatılınca değişen bir şey yok.


Ve beden, yükü boşaltmak için artık anlık tepkilerle yetinmez.

Yavaş yavaş şunu yapar:

• enerjiyi kapatır,

• motivasyonu söker,

• kimliği silikleştirir,

• hayata katılımı askıya alır.


Burnout burada bir “çöküş” değildir.

Burnout, uzun süre dayanmak zorunda bırakılmış bir bedenin mantıklı ve kaçınılmaz sonucudur.

Bu bir vazgeçiş değil;

tükenmiş bir aklın değil,

yorulmuş bir bedenin kararıdır.


34) Bu Bölümün Çekirdek Cümlesi (nihai)

“Bazı hikâyeler anlatılmaz; ama beden, onları her gün yeniden üretir.”


VIII. Kapanış — Bedenin Şahitliği

Bu yazı boyunca tek bir şeyi büyüttük:

Travma, “hatırlanan bir an” değil; alışan bir beden hâlidir.


Çocuk bazı sahneleri unutabilir.

Ama beden unutmaz.

Çünkü beden arşiv tutmaz; prova yapar.


Bazen taşarak,

bazen içe çekilerek,

bazen görünmezleşerek…

Bazen “uyumlu”,

bazen “zor”,

bazen “sessiz” diye adlandırılarak…


Aynı şey tekrar eder: Beden, her gün aynı iklimde aynı soruyu sorar:

“Burada güvende miyim?”

Bu sorunun cevabı “hayır” oldukça, en doğru cümleler bile bedene ulaşamaz.


En iyi niyet, yaşantıya dönüşmediğinde boşlukta kalır.

Ve o boşluk, çocuğun bedenine yazılır.


Bu yüzden bu metin bir “çözüm listesi” değil; bir okuma biçimi önerir:

Davranışı susturmayı değil,

bedeni anlamayı.

Sonucu yönetmeyi değil,

iklimi dönüştürmeyi.


Çünkü iyileşme, gürültünün bitmesi değildir.

İyileşme, alarmın kapanabilmesidir.


Ve alarmı kapatan şey çoğu zaman karmaşık değildir:

Biri kalır.

Acele etmez.

Çocuğun sinyalini “problem” yapmaz.

Onu bir “düzeltme projesi” değil,

bir can olarak görür.


Tek Cümlelik Mühür

Çocuklar iyi niyeti değil; bedenlerinde kalan sonucu taşır.


Bir Sonraki Yazı — Susturulan Alarmın Bedeli

Beden bir noktadan sonra bağırmaz.

Çünkü bağırmanın bir işe yaramadığını öğrenmiştir.

Önce taşar. Olmaz.

Sonra donar. Yine olmaz.

Sonra görünmezleşir.

Ve sistem, sessizliği “iyi” sanır.


Ama bazı sessizlikler dinlenme değildir.

Bazı sessizlikler, bir bedenin son kalan enerjisini de kapatmasıdır.


Tam da burada Türkiye’nin büyük yanılgısı başlar:

Sessizlik “iyi” sanılır. İtaat “gelişme” sanılır. Direncin kaybolması “alıştı” diye rahatlatır.

Oysa beden o sırada şunu yapıyordur:

Kendini kapatıyordur.

Enerjiyi kısıyordur.

Maskeyi sıkılaştırıyordur.

Tepki üretmek yerine geri çekiliyordur.


Sistem bu tabloyu bedenin diliyle değil, davranışın konforuyla okuduğunda, şu cümleler dolaşıma girer:

“Otizmi ağırlaştı.”

“Geriledi.”

“Durumu zorlaştı.”


Ve bu cümleler kötü niyetli olmasa bile, bedende ağır bir kayıt bırakır:

Değişen otizm değildir.

Değişen, bedenin taşıma kapasitesidir.


Alarm bitmemiştir. Sadece daha derine gömülmüştür.

Bu yüzden buradan sonra soru değişir:

“Niye böyle oldu?” değil…

“Bu beden ne kadar süre tek başına taşımak zorunda kaldı?”


Bir sonraki yazı, işte bu taşınan yükün adını koyacak:

Autistic burnout. Ama onu bir “yorgunluk” kelimesine sıkıştırmayacağız. Çünkü burada mesele yorgunluk değil; çözümsüzlüğün bedende tamamlanmasıdır.


Ve en zor yere de oradan geçeceğiz: Çocuklukta bedene yazılan kayıt, yetişkinlikte neden “benlik” sanılır?


Bazısı taşarak hayatta kaldı…ve bir gün taşmayı bile bıraktı.

Bazısı silikleşerek hayatta kaldı…ve bir sabah hiçbir şey hissetmediğini fark etti.

İkisi de aynı cümleye sıkışır:

“O böyle.”

Oysa çoğu zaman doğru cümle şudur:

“O böyle kalmak zorunda bırakıldı.”


Belki de asıl soru şudur:

“Bu beden artık neyi taşımak zorunda kalmasa, yeniden hayata dönebilir?”

 

Faydalanılan Kaynaklar & Okuma Notları

Aşağıda yer alan isimler; sinir sistemi regülasyonu, ilişki temelli tehdit algısı, davranışın nörofizyolojik temeli, bağlanma, travma ve gelişimsel psikoloji alanlarında bu yazının kuramsal/klinik omurgasını besleyen temel çalışmaları temsil eder.

Bu metin bir akademik derleme değildir. Farklı disiplinlerde üretilmiş bilgilerin; etikten sapmadan, çocuğu nesneleştirmeden, aileyi de suçlamadan; çünkü birçok aile, yıllar içinde kendisine öğretilen dili devralır. …, ilişki ve sinir sistemi merkezli bir bakışla bir araya getirilmesi çabasıdır.


Bruce D. Perry

Önerilen eserler: The Boy Who Was Raised as a Dog; What Happened to You?

  • Sürekli/tekrarlayan maruziyet altında şekillenen çocuk sinir sistemini “etiket” üzerinden değil, deneyim–beden–ilişki üzerinden okur.

  • “Beyin olaylara değil, deneyime göre şekillenir” vurgusu; bu yazıda iklim (tempo/ton/tehdit) fikrinin omurgasını güçlendirir.

Stephen W. Porges

Önerilen çerçeve: The Polyvagal Theory

  • Nörosepsiyon: Bedenin bilinçten önce güven/tehdit taraması yapması.

  • Niyetin değil; ses tonu, yüz, mesafe, tempo ve ilişki ikliminin belirleyici olması.

Bessel van der Kolk

Önerilen eser: The Body Keeps the Score

  • “Travma geçmişte kalmış bir an değil; bedenin bugünkü tepkisi” bakışı.

  • Bedensel kayıt / eşik / duyusal tetiklenme hattını anlamak için temel referans.

Allan N. Schore

Odak: İlişki-temelli nörobiyoloji, sağ/sol beyin gelişimi, regülasyon

  • Regülasyonun “tekniğe” değil; eşlik, senkronizasyon ve tekrar eden ilişki deneyimine dayandığını gösterir.

  • “Niyet var ama taşıyacak alan yok” dediğin sistem bölümüne güçlü teorik zemin sağlar.

 Donald Winnicott

Önerilen kavramlar: True Self / False Self; holding environment

  • “Uyum”un bazen sağlıktan değil savunmadan doğduğunu açıklar.

  • “İyi çocuk” görünen ama bedeni alarmda kalan çocukların iç dinamiğini okumak için kilit.

Daniel N. Stern

Odak: Affect attunement (duygusal eşlik), etkileşimsel gelişim

  • Regülasyonun kelimeden önce eşlik/ritim/ayarlama ile kurulduğunu gösterir.

  • “Biri kalır. Acele etmez.” kapanışının bilimsel karşılığı.

John Bowlby & Mary Ainsworth

Önerilen çerçeve: Bağlanma Kuramı

  • Güvenli bağlanmanın stres yanıtı, keşif/oyun ve ilişki kapasitesiyle bağlantısı.

  • “Güvenli üs + erişilebilir yetişkin” yaklaşımı; bu metindeki iklim vurgusunu taşır.

Peter Fonagy

Odak: Epistemik güven, mentalizasyon / reflective functioning

  • Çocuğun “anlaşıldığını” değil, güvende öğrenebildiğini açıklar.

  • “Yaklaşım söylendi ama yaşanmadı” kısmındaki kırılmayı klinik olarak anlamlandırır.

Gabor Maté

Önerilen eser: The Myth of Normal

  • Davranışı patoloji etiketi yerine karşılanmamış ihtiyaç + uyum + hayatta kalma olarak okuyan insani çerçeve.

  • “Çocuğu susturmak” yerine “bedeni hayata çağırmak” etik duruşunu besler.

 A. Jean Ayres

Odak: Duyusal Bütünleme Kuramı

  • Duyusal eşikler, aşırı yüklenme, regülasyon kapasitesi ve davranışın bedensel zemini.

  • “Sessizlik/taşma”nın duyusal temelli boyutunu netleştirir.

 Nick Walker

Odak: Autistic burnout, nöroçeşitlilik yaklaşımı

  • Burnout’ı bireysel kusur değil; uzun süreli stres + yetersiz destek sonucu oluşan bedensel/psişik çöküş olarak tarifler.

  • Bir sonraki yazıya köprünün temel referans çizgisidir.

Ek bilimsel dayanaklar 

(metnin bazı kavşaklarına eşlik eden çerçeveler)

  • Dan Siegel — üst düzey işlevler ve regülasyon (interpersonal neurobiology)

  • Antonio Damasio — bedenlenmiş zihin, duygu–beden–karar ilişkisi

  • Jaak Panksepp — duygusal beyin sistemleri

  • Simon Baron-Cohen; Uta Frith; Helen Tager-Flusberg — otizm, sosyal biliş ve nörogelişim

Kurumsal & Akademik Çerçeveler (okuma ve modelleme kaynakları)

  • ChildTrauma Academy — gelişimsel travma, düzenleme ve ilişki temelli klinik modeller

  • National Child Traumatic Stress Network — çocukluk travması, aile/sistem rehberleri

  • Polyvagal Institute — güven, nörosepsiyon, regülasyon çerçeveleri

  • Zero to Three — erken çocuklukta ilişki temelli gelişim

  • Harvard Center on the Developing Child — erken deneyimler, stres sistemleri, toksik stres, beyin gelişimi

 

 
 
 

Yorumlar


Bu bakış açısıyla daha yakından çalışmak isteyenler için iletişim alanı.

© 2035 by Train of Thoughts. Powered and secured by Wix

bottom of page