13-ANNE BEDENİNE YAZILAN KAYITLAR
- 13 saat önce
- 15 dakikada okunur
Türkiye’de otizm tanısı alan bir çocuğun annesi: bedenin ve sinir sisteminin üstüne düşen görünmeyen tarih
Okuyucuya Not
Bu metin bir suçlama metni değil; bir yük haritasıdır. Kimsenin “yanlış yaptığı” bir yerden değil, çoğu kişinin elinden geleni yaparken maruz kaldığı yüklerden söz eder.
Türkiye’de bu yolculuk çoğu zaman aynı mekânlardan geçer: heyet günleri, hastane ve kurum koridorları, bekleme salonları, resmî cümleler, kısa bakışlar… Orada tanıştıklarımız da olur; tanışamadıklarımız da. İsimlerini bilmediklerimiz, bir daha hiç görmediklerimiz…
Ama bedenimiz onları hatırlar. Burada mesele niyet değil; maruziyettir: iyi niyetle yürüyen bir yolun bile bedende ve sinir sisteminde bıraktığı izler.
Eğer okurken daralırsan, bunu “yanlış” ya da “eksik” olduğunun kanıtı sayma; bu, uzun süredir yalnız taşınmış bir yükün bedende bıraktığı izin sesi olabilir.
Metnin Nasıl Okunacağı
Bu yazı “öğüt” diliyle değil, “tanıklık” diliyle yazıldı. Çünkü bazı anneler yıllarca bir şey anlatamaz; ama bedenleri anlatır: bazen mideyle, bazen uykuyla, bazen çeneyle, bazen omuzla, bazen de “hiçbir şey hissetmiyorum” diye görünen bir donuklukla.
Bu kayıtlar bir travma filmi gibi tek sahnede yazılmaz; daha çok bir günlük gibi birikir: her gün küçük bir cümle, küçük bir bakış, küçük bir acele… Ve yıllar sonra bir anne şunu diyebilir:
“Ben aslında hep güçlüydüm. Ama ben güçlenmedim… ben alıştım.”
Bu metin, tam da o “alışmanın” bedende ve sinir sisteminde bıraktığı izi görünür kılmak için var.
Uzun süreli alarm sadece duygu üretmez; algıyı daraltır, dikkat ve karar verme biçimini sertleştirir, ilişki kurma kapasitesini yorar. Amaç kimseyi işaret etmek değil; anne–baba–uzman–çevre herkes elinden geleni yaparken bile görünmez kalan yükleri birlikte görebilmek.
Okurken suçluluk ya da daralma yükselirse, bu metin bir “hata listesi” değil; yükün bedendeki izlerini gösteren bir haritadır.
Bu metin aceleyle tüketilecek bir metin değildir. Bazı bölümleri tanıdık, bazı bölümleri ağır gelebilir. Eğer okurken bedende daralma, nefesin kısalması ya da kendine karşı sertleşme olursa; okumaya ara vermek, sayfayı kapatmak ya da başka bir zamana bırakmak bu metnin ruhuna tamamen uygundur.
Bu bir geri çekilme değil; bedenin kapasitesini gözetmektir. Metni bitirmek bir görev değildir. Ritmi okur belirler.
Beden–Beyin Mührü
Bu kayıtlar sadece “duygu” değildir. Uzun süreli alarm, bedenle birlikte beynin de ritmini değiştirir: seçenekleri azaltır, karar verme biçimini sertleştirir, ilişkide kalma kapasitesini daraltır. Ve bu yüzden anne bazen “mantıklı karar veremediğini” değil; bedeni daraldığı için seçenek göremediğini yaşar.
Yani iz, hem bedende hem beyinde taşınır.
İlk Kayıt: Sezgi Utancı
(İç alarmın bastırılması)
Her şey çoğu zaman tanıdan önce başlar.
Anne bir şey hisseder:
“Bir farklılık var.”
“İçime sinmiyor.”
“Gözüm tutmuyor.”
Bu cümlelerin özelliği şudur: Henüz bir rapor yoktur. Henüz bir “kanıt” yoktur. Ama anne görür. Bazen göz temasındaki küçük farklılığı, bazen sesin gelişindeki gecikmeyi, bazen oyun kurmaktaki zorlanmayı, bazen “sanki burada değil” hâlini…
Ve çevre şöyle der:
“Abartıyorsun.”
“Her çocuk geç konuşur.”
“Sen çok evhamlısın.”
“Çocuk bu, erkek çocuk geç konuşur.”
“Sen de küçükken böyleymişsin.”
“Takma kafana.”
İyi niyetle söylenen bu cümlelerin ortak etkisi şudur:
Annenin sezgisi yalnız kalır. Ve beden şunu öğrenmeye başlar:
Hissettiğine güvenme. Kanıtla.
Bu, annenin sezgisini değersizleştirmez; sadece o sezgiyi uzun süre tek başına bırakır.
Bu, bedenin ilk kaydıdır: Göğüste ince bir sıkışma. Boğazda bir düğüm. Gece bölünen uyku. Sabah uyanınca “bugün daha iyi olacak mı?” diye başlayan bir bekleyiş.
Tanı yokken bile şunlar başlar:
“Ben mi kuruyorum?”
“Yanlış mı görüyorum?”
“Kimse böyle düşünmüyor, demek ki sorun bende…”
İşte burası görünmez bir kırılma noktasıdır: Anne, çocuğunu ilk kez bedensel olarak yalnız taşımaya başlar. Daha “resmî” hiçbir şey yokken.
Ve bu yalnızlık ileride şunu kolaylaştırır: Çocuğun sinyallerini de yalnız taşımayı. Çünkü anne daha en başta şunu öğrenmiştir:
“Bunu anlatınca rahatlamıyorum. Anlatınca küçümseniyorum.”
Bu nedenle birçok anne, ilk alarmı bastırır. Ve bastırılan alarm kaybolmaz.
Bedene iner. Beyne yerleşir.
Bazen bu iniş, bir cümle gibi değil; gece yatağa girince göğsün üstünde kalan ince bir ağırlık gibi olur.
Bu kaydın bedeli: Kendi sezgine yabancılaşmak; iç alarmı tek başına taşımayı öğrenmek.
İkinci Kayıt: Tanı Şoku
(Zamanın donması)
Tanı anı birçok anne için bir “bilgi” anı değildir. Bir beden anıdır.
Zaman yavaşlar.
Sesler uzaklaşır.
Cümleler hızlanır.Anne içeriden donar.
Bu donma bazen şu şekilde görünür:
Anne doktordan çıkar, evin yolunu bulur, yemek yapar, çocuğun üstünü değiştirir… Her şeyi yapar. Ama içeride bir yer, film durmuş gibidir.
Tanı kâğıdı sadece bir rapor değildir. Birçok annenin bedenine şu cümleyi yazar:
“Artık her şey benden sorulacak.”
Ve Türkiye’de tanı sonrası soruların yönü çoğu zaman çocuğa değil, anneye döner:
“Hamilelikte bir şey oldu mu?”
“Stres yaptın mı?”
“İlaç kullandın mı?”
“Sen çok kaygılı mısın?”
Bu sorular bazen tıbbi bilgi için sorulur. Ama beden bu soruları çoğu zaman şöyle duyabilir:
“Sebep sende olabilir.”
Bu cümle burada “anne suçlu” demek için değil; yük altındaki bedenin bazı soruları neden suçlama gibi duyabildiğini görünür kılmak için var.
Bazen bu duyma, kulakta değil; mideye bir anda oturan sıcaklık gibi olur.
Ve tam bu noktada, odada bazen sorulmayan başka şeyler de asılı kalır: Evdeki yük dengesi, yalnızlık, desteğin olup olmaması, o dönemin koşulları…
Kimse bunu açıkça konuşmayabilir. Ama beden, konuşulmayanı da duyar.
Anne daha yas tutamamışken, suçluluk kokusunu alır.
Bu kokuyu bazen kimse söylemez.
Ama beden duyar.
Ve burada ikinci büyük kayıt yazılır:
Anne, kendine yas tutma izni vermeden “çözüm moduna” zorlanır.
Yani anne, önce ağlayamaz.
Önce duramaz.
Önce “ben ne hissediyorum?” diyemez.
Sanki hissederse çökecekmiş gibi…
Sanki çökerse çocuk düşecekmiş gibi…
Bu yüzden birçok anne tanıdan sonra “daha güçlü” görünür.
Ama aslında bu güç, çoğu zaman donmanın güç kılığıdır.
Bazen “güç” denen şey, yüzün gülmesi değil; yüzün hiç kıpırdamaması olarak da görünür.
Bu kaydın bedeli: Yas tutamadan çözüm moduna geçmek; duyguyu dondurup yükü büyütmek.
Üçüncü Kayıt: Hız Kaydı
(Durursan suçlusun)
Tanıdan hemen sonra sistem şöyle konuşur:
“Erken başlamak şart.”
“Zaman kaybetmeyelim.”
“Ne kadar çok seans, o kadar iyi.”
Bu cümleler annenin sinir sistemine şunu yazabilir:
“Durmak tehlikeli.”
Ve anne koşmaya başlar: randevular, seanslar, doktorlar, özel eğitim, ev programları…
Bu dönemde annenin bedeni “anne” olmaktan çıkar,
bir operasyon merkezine döner.
Bu, annenin sevgisinin azaldığı değil; sevgiyi taşıyacak alanın daraldığı zamandır.
Takvim artık bir takvim değildir. Takvim bir “kurtarma planı” dır.
Ve anne fark etmeden şunu yaşamaya başlar:
Çocuğuyla birlikteyken bile zihni başka yerdedir:
“Yarın seans var.”
“Şu raporu alacağız.”
“Bu testi yaptıracağız.”
“Bu ay şuraya yetişmeliyiz.”
Beden şu kaydı alır: Hız = güvenlik
Oysa hız, sinir sistemi için çoğu zaman tehdittir.
Ama anne bunu seçmez. Bunu sistem ona “doğru yol” diye sunar.
Bu hız kaydı, annenin kalbinde çok ince bir suçluluk üretir:
“Yavaşlarsam çocuğumun hakkını yerim.”
Ve bu suçluluk, annenin dinlenmesini “lüks” gibi gösterir.
Dinlenmek değil, “kaçmak” gibi hissettirebilir.
Keyif almak değil, “ihmal” gibi duyulabilir.
İşte tam burada anne bedeni, sevgiyi hızla karıştırmaya başlar:
“Ne kadar koşarsam o kadar iyi anneyim.”
Bazen bu karışım, bir düşünce gibi değil; dinlenirken bile çenenin kendiliğinden sıkılması gibi yaşanır.
Bu kaydın bedeli: Dinlenmeyi suçlulukla karıştırmak; sevgiyi hızın içine hapsetmek.
Dördüncü Kayıt: Klinik Dilin Bulaşması
(İlişkiden performansa kayma)
Bir süre sonra anne şu kelimeleri öğrenir:
“problem davranış”
“iş birliği”
“söndürme”
“ödül”“kazanım”
“uyum”
“seans verimi”
Dil teknik görünür. Ama bedende şu etkiyi bırakabilir:
İlişki geri çekilir; performans öne geçer.
Anne bir gün çocuğuna bakarken şunu fark eder:
“Ben onu artık ‘nasıl’ diye değil, ‘ne yaptı / yapmadı’ diye izliyorum.”
Bu farkındalık anne için çok acıdır.
Çünkü bu, sevgisizliğin değil; yalnızlığın sonucudur.
Yalnız kalan anne, doğal olarak tutunacak bir şeye ihtiyaç duyar.
Ve klinik dil, tutunulacak bir yapı verir: ölçülebilir, sayılabilir, kontrol edilebilir…
Ama aynı zamanda annenin iç dünyasına şu kaydı yazabilir:
“Hata yaparsam bedel öderim.”
Bu yüzden anne rahatlayamaz.
Çünkü rahatlamak “yanlış yapıyorum” gibi hissettirebilir.
Ve burada görünmez bir dönüşüm olur:
Anne çocuğun “içini merak eden” yerden, zamanla daha çok “çıktıyı takip eden” yere kayabilir.
Bu kayma annenin suçu değildir.
Bu kayma, yalnız bırakılan bakımın sonucudur.
Bu satırlar yargı için değil; yalnız bırakılan bakımın nasıl otomatik savunmalara dönüştüğünü göstermek için yazıldı.
Bazen bu kayma, bir karar gibi değil; çocuğun gözlerine bakmadan önce otomatik olarak “bugün kaç dakika çalıştık?” diye zihnin açılması gibi olur.
Bu dilin kendisi kötü değildir. Ama tek dil hâline geldiğinde, ilişkiyi gölgeler.
Bu kaydın bedeli: Merakı kaybedip ölçüye sığınmak; ilişkiyi performansın gerisine düşürmek.
Bu metin, anneden “daha iyi” olmasını istemiyor; anneye daha az yalnız kalacağı bir zemin istiyor.
Beşinci Kayıt: Görünmez Suçluluk
(İçeri dönen ok)
Türkiye’de çoğu anne şu cümleyi taşır:
“Ben doğru yapsam düzelirdi.”
Bu açıkça söylenmez. Ama şu sorularla dolaşır:
“Evde de uyguluyor musunuz?”
“Anne tutarlı olmalı.”
Bu sözler bazen iyi niyetle kurulur. Ama beden şu kaydı alabilir:
“Ben yeterli olmazsam çocuk çöker.”
Bu kayıt anneye sürekli tetikte olma hâli verir:
Uyku bölünür. Çene sıkılır. Omuzlar kalkar.
Ve en ağır şey şudur:
Anne sadece yük taşımaz. Hata korkusu da taşır.
Bu korku, annenin sevgisini küçültmez.
Tam tersine: Bu korku sevginin içinden doğar.
Anne çocuğunun canını korumak ister.
Ama bu koruma, bir süre sonra bedenin üstünde “nöbet”e dönüşür.
Ve nöbet, sevgiyle sürse bile, bedeni yorar.
Bazen nöbet, herkes uyumuşken annenin bir anda yerinden doğrulup “nefes alıyor mu?” diye bakması kadar sessiz bir şeydir.
Bu kaydın bedeli: Hata korkusuyla yaşamak; bedenin hiç kapanmayan bir nöbete geçmesi.
Beş Buçukuncu Kayıt: Otoriteye Yaslanma
(Onaysız gevşeyememe)
Anne zamanla kendi bedenini değil, bir otoritenin yüz ifadesini okumayı öğrenebilir:
“Hocaya soralım.”
“Bir bakalım ne diyecekler.”
Bu cümleler saygı gibi görünür. Ama bedende başka bir şey bırakabilir: Onay gelmeden gevşeyememe.
Anne çoğu zaman çocuğu en iyi tanıyan kişidir.
Ama bunu söylemeye çekinir.
Çünkü Türkiye’de birçok anne şunu hissedebilir:
“Ben anne olarak konuşursam duygusal sayılır.”
“Uzman konuşursa bilimsel sayılır.”
Ve beden şunu öğrenir:
Kendi sezgisi yetmez.
Kendi bilgisi taraflıdır.
Kendi duygusu güvenilir değildir.
Ve şu kayıt yazılır:
“Ancak onaylanırsam rahatlayabilirim.”
Bu kayıt bedende şöyle görünebilir:
Uzman randevusu öncesi mide ağrısı
“Hocaya sormadan” karar verememe
Boğazda düğüm
Onay gelince kısa rahatlama, sonra yeniden gerilim
Bu yüzden bu kayıt; kaygı üretir, inisiyatif felci yaratır, annenin beden bilgisini silikleştirir.
Anne, kendini yavaş yavaş “dış gözle” izlemeye başlar.
Kendi iç sesi değil, dış ses büyür.
Ve iç ses küçüldükçe, anne daha çok yorulur.
Bazen bu yorgunluk, uzman kapısında beklerken avucun terlemesi gibi görünür.
Bu kaydın bedeli: Onaysız gevşeyememek; kendi beden bilgisini dış sesin gölgesinde kaybetmek.
Ara Kayıt: Birlikteyken de Yalnız Kalmak
(İyi niyetli grupların bedene yazdıkları)
Bir süre sonra anne yalnız kalmaz.
Dernekler vardır. Topluluklar vardır. “Benim gibi anneler” vardır.
Bu alanlar çoğu zaman iyi niyetle kurulur: anlaşılmak, görülmek, yalnız olmamak içindir.
Ama beden her zaman aynı şeyi yazmaz.
Sürekli maruz kalınan hikâyeler, bitmeyen kriz anlatıları, karşılaştırmalar, “biz şunu yaptık” cümleleri…
Anne kendi yükünü bırakmadan, başkalarının yükünü de taşımaya başlar.
Bu birliktelik bazen bedeni rahatlatmaz. Aksine, alarmı birlikte tutar.
Anne kendi dünyasına döner. Ama bedeni hâlâ tetiktedir.
Şunu söylemez ama hisseder:
“Anlaşıldım ama dinlenmedim.”
Çünkü anlaşılmak her zaman regülasyon demek değildir.
Bazı alanlar umut verir. Ama bedeni genişletmez.
Ve anne fark etmeden şunu öğrenir:
“Burada da duramam.”
Bu kayıt çok sessizdir. Çünkü kimseyi suçlamaz. Ama bedeni yorar.
Bazen bu yorgunluk, telefona bir bildirim düşünce kalbin anlık hızlanmasıyla bile anlaşılır.
Bu kaydın bedeli: Anlaşılmadan da yorulmak; alarmın kalabalıkta bile sönmemesi.
Ara Kayıt: İnancın Sarsıldığı Yer
(İsyan, suçluluk ve sessiz utanç — yumuşatılmış dil)
Bu yolculuk sadece bedeni değil, annenin inandığı şeyleri de sınar.
Bazı anneler için bu süreçte sadece güç tükenmez; inançla kurulan bağın ritmi de değişir.
Başta dualar edilir. Sabır telkin edilir. “Bir hikmeti vardır” denir.
Ama zaman uzadıkça, cevap gelmedikçe, yük hafiflemedikçe annenin içinde sessiz bir soru büyüyebilir:
“Neden?”
Bu soru çoğu zaman yüksek sesle sorulmaz.
Çünkü Türkiye’de anneden beklenen şudur:
Şükretsin. Dayansın. Sarsılmasın.
Ama beden başka bir şey yaşayabilir.
Gecenin bir yarısı, çocuk yine uyumamışken, yine korkuyla sıçramışken, yine kimse gelmemişken anne içinden şunu geçirebilir:
“Ben ne yaptım?”
“Niye bu kadar yalnızım?”
“Beni duyan var mı?”
Bu cümleler bir “inançsızlık” değildir.
Bu cümleler, taşınan yükün dile gelmesidir.
Ama çoğu anne bunu kendine bile itiraf edemez. Çünkü ardından ikinci bir yük gelebilir: suçluluk.
“Bunu düşünmemeliydim.”
“Yanlış hissediyorum.”
“Şükretmeliyim.”
Ve böylece içeride açılan çatlak, bedende yeni bir kayda dönüşebilir:
Anne sadece çocuğunu değil, kendi iç sarsıntısını da taşır.
Bu sarsıntı bazen dua edememek olarak görünür.
Bazılarında öfke olur. Bazılarında içe kapanma. Bazılarında “hiçbir şey hissetmiyorum” donukluğu.
Ve çoğu zaman anne şunu yaşar:
İnancını kaybettiği için değil, inancını kaybetmekten korktuğu için susar.
Bu sessizlik, annenin manevî dünyasını da yalnızlaştırabilir.
Oysa bu yolculukta yaşanan isyan, imanın karşıtı değildir.
Bu isyan, çok uzun süre tek başına taşınmış bir yükün iç çığlığıdır.
Ve duyulmadığında, yine bedene iner.
Mikro Mühür
Bir annenin iç sarsıntısı, zayıflığı değil; uzun süre yalnız taşınmışlığın izidir.
Ara Kayıt: Annenin Bedeni Konuşmaya Başladığında
(Kaçamamak, savaşmak, tükenişe yürümek)
Bir noktadan sonra, annenin bedeni de çocuklar gibi konuşmaya başlar.
Ama onun dili çoğu zaman tanınmaz.
Çocuklarda buna “meltdown”, “shutdown”, “masking” denir.
Anne içinse adı çoğu zaman konmaz.
Sadece şunlar görülür:
— Ani öfke patlamaları
— Beklenmedik ağlamalar
— Tahammülsüzlük
— İçine kapanma
— Donukluk
— Herkese karşı mesafe
— Ya da tam tersi, aşırı kontrol ve sertlik
Dışarıdan bakanlar davranışı görür. Ama davranışın neyi regüle etmeye çalıştığını görmez.
Ve cümleler gelir:
“Çok gergin.”
“Abartıyor.”
“Biraz sakin olsa.”
“Bu kadar sinirlenmeye ne gerek var?”
“Anne ama güçlü olmalı.”
Oysa bu noktada olan şudur:
Anne artık taşıyamıyordur.
Kaçmak ister. Ama kaçamaz. Çünkü kaçarsa çocuk düşer. Çünkü kaçarsa düzen çöker. Çünkü kaçarsa “bencil” gibi hissedebilir.
Savaşmak ister. Ama savaşacak gücü de kalmamıştır.
Ve böylece anne, fark etmeden şuraya yürür: tükenişe.
Bu bir an değildir. Bu bir çöküş de değildir.
Bu, uzun süre savaşarak ayakta kalmış bir bedenin yavaş yavaş sönmesidir.
Anne hâlâ işini yapar. Hâlâ çocuğunu taşır. Hâlâ “idare eder.”
Ama içeride bir şeyler kapanmaya başlar.
Bazı annelerde bu, hiçbir şey hissetmemek olarak görünür.
Bazılarında en küçük şeyde patlamak.
Bazılarında insanlardan kaçmak ama yalnızlıktan da korkmak.
Bu hâller çoğu zaman yanlış okunur:
“Psikolojisi bozuldu.”
“Dayanamadı.”
“Zayıfladı.”
Bu bir “bozulma” değil; yardım almayan sinir sisteminin alarm dilidir.
Oysa olan şudur:
Beden artık alarmı tek başına tutamamaktadır.
Bu, annenin yetersizliği değildir.
Bu, yardımsız kalmış bir sinir sisteminin son çabasıdır.
Ve bu noktada anne şunu yaşayabilir:
Ne kaçabilir, ne savaşabilir, ne de durup dinlenebilir.
İşte burası, annenin sessiz burnout’a yürüdüğü yerdir.
Adı konmadığı için, anlaşılmadığı için, çocuklara gösterilen şefkat burada anneye gösterilmediği için bu tükeniş çoğu zaman daha ağır yaşanır.
Mikro Mühür
Bir annenin “davranışı”, çoğu zaman karakteri değil; taşıyamayan bedeninin dilidir. Çocukların davranışı nasıl “alarm dili” ise, annenin dili de aynı sistemin devamıdır.
Bu, değişmez bir kader değil; okunabilir bir işarettir.
Ek Kayıt: “Allah Yardımcın Olsun”un Yalnızlığı
(İyi niyetli cümleyle artan izolasyon — yumuşatılmış dil)
Türkiye’de bazı cümleler iyi niyetle kurulur. Ama bazen bedende yalnızlık da üretebilir:
“Allah yardımcın olsun.”
“Çok zor.”
“Sen çok güçlüsün.”
“Valla senin yerinde olmak istemezdim.”
Anne bu sözleri çoğu zaman tartışmaz.
Teşekkür eder. Gülümser. Geçer.
Ama beden bazen şunu duyabilir:
“Ben seni görüyorum… ama yanında duracak gücüm yok.”
Bazen bu duyma, bir kelime gibi değil; evden çıkarken kapıyı kapattığında evin bir anda daha sessizleşmesi gibi olur.
Çünkü bu cümlelerin içinde görünmez bir şey vardır: mesafe.
Bu nedenle anne bir süre sonra şunu öğrenebilir:
Kimse kötü değil… ama kimse de gelmiyor.
Ve “Allah yardımcın olsun” cümlesi, iyi niyetle bile söylense, bedende şu kayda dönüşebilir:
“Somut destek az; temenni çok.”
Bu kayıt annenin sosyal alanını daraltır:
Aramalar azalır, davetler azalır, ziyaretler seyrekleşir.
Anne de zamanla daha az anlatır. Çünkü anlatınca değişen bir şey olmadığını hisseder.
Bedene Yazılan Derinleşen Kayıtlar
(Altıncı kayda giden yolda — Türkiye sahnesiyle yazılan izler)
Bu sahneler tek tek ağır değildir. Ama birikir.
Ve beden, hepsini ayrı ayrı değil; tek bir dosyada saklar.
Bu noktadan sonra kayıtlar artık “büyük olaylarla” değil, günlük sahnelerle yazılır.
Çünkü anneye ağır gelen şey sadece kriz değildir.
Ağır gelen şey, krizlerin arasındaki hayatın da “alarm”la yaşanmasıdır.
Acıma Bakışı ve Anlaşılamama
Bazen soru evde sorulmaz.
Dışarıda sorulur: markette, parkta, akraba ziyaretinde.
“Konuşmuyor mu?”
Soru masum gibi görünür. Ama bakışlar masum değildir.
Anne cevap vermez. Ama bedeni cevap verir:
Göğüste ani bir sıkışma. Mideye oturan sıcaklık. Omuzların düşmesi.
Ve beden şunu öğrenir:
“Biz dışarıda korunmasızız.”
Bu korunmasızlık annenin içine bir refleks yazar:
Daha az dışarı çık.
Daha az görün.
Daha az anlat.
Daha az çağır.
Daha az umut et.
Bazen anne, kimseye bir şey demeden evine döner.
Ama beden gün boyu “sıkışık” kalır.
Bazen “sıkışık” dediğin şey, gün boyu nefesin yarım kalması gibi küçük bir ayrıntıyla bile kendini belli eder.
Yardım İsteyememe
(Yakın akraba dışı destek – yetersizlik korkusu + şikâyet edememe)
Anne bazen yakınından değil, dışarıdan bir destek ister: birinin çocuğa bakmasını, bir saat nefes alabilmeyi…
Ama içten geçen cümle şudur:
“İstersem, yapamıyor gibi görünürüm.”
Bu yardım; anneanneye bırakmak, teyzeye rica etmek değildir.
Bu yardım; bir profesyonelden, bir bakıcıdan, bir komşudan, bir kurumdan destek istemektir.
Ve tam burada beden şunu öğrenebilir:
“Bunu istemek, yetersizlik gibi.”
Anne çoğu zaman isteyemez.
İsteyemediği her an bedene yeni bir kayıt eklenir: kaslar sertleşir.
Yalnız baş etme refleksi güçlenir. “Kimseye yaslanma” öğrenilir.
Ve bir de şu öğretilir:
“Şikâyet etme.”
“Şükret.”
İptal edilen acı kaybolmaz. Bedene iner.
Bazen bu iniş, gece yastığa başını koyduğunda belin bir türlü rahat yer bulamaması gibi görünür.
Altıncı Kayıt: Yalnızlık Haritası
(Akraba çevresinden gelen geri çekilme – destek kaybı = regülasyon kaybı)
Bu metin “kötü niyet” aramaz.
Kapasite ile yük arasındaki dengenin bozulduğu yerleri anlatır.
Bu kayıt çoğu zaman uzaklardan değil, en yakından gelir.
Bir akraba söyler. Bir aile büyüğü. Bazen iyi niyetle, bazen çaresizlikle:
“Biz bu çocuğun dilinden anlamıyoruz.”
Cümle masumdur. Kimse kötü niyetli değildir.
Ama beden bu cümleyi şöyle kaydedebilir:
“Bu yük size ait.”
Bazen bu kayıt, bir cümle gibi değil; o günün akşamında evin içine çöken ağır bir sessizlik gibi olur.
O andan sonra yardımlar azalır. Ziyaretler seyrekleşir.
“Sen daha iyi biliyorsun” denir.
Anne yalnız kalır.
Ve yalnız kalan bakım verenin sinir sistemi şunu öğrenir:
“Kimse gelmeyecek.”
Bu yalnızlık bazen kalabalığın içinde olur.
Baba vardır. Ev vardır. Hayat akıyordur.
Ama regülasyon yoktur.
Anne bunu yüksek sesle söylemez.
Söylerse kırılacağını bilir.
Söylerse yükün daha da ağırlaşacağını hisseder.
Ama beden kaydeder:
“Yanımda biri var ama yalnızım.”
Bu kayıt ağırdır.
Çünkü annenin bedeni artık sadece çocuğu değil, kendi yalnızlığını da regüle etmek zorundadır.
Bu kaydın bedeli: Regülasyonu tek başına sürdürmek; “yanımda biri var ama yalnızım” yükünü bedenle taşımak.
Ek Kayıt: Tek Ebeveynlikte Çifte Rol
(Baba da olmaya çalışmak / iki kişinin yükünü tek bedende taşımak)
Her ailede baba vardır demiyoruz.
Bazen baba yoktur. Bazen fiziksel olarak yoktur. Bazen vardır ama duygusal olarak uzaktır.
Bazen ayrılık vardır. Bazen kayıp vardır.
Bazen de anne “baba rolünü” de üstlenmek zorunda kalmıştır.
Bu durumda kayıt sadece “yorgunluk” değildir.
Bu durumda kayıt şudur:
Anne iki kişi gibi yaşar. Ama tek kişi gibi dayanır.
Sınır koyan kişi. Taşıyan kişi. Planlayan kişi. Krizde sakin kalan kişi. Gece uyanan kişi. Gündüz idare eden kişi.
Ve bir süre sonra anne “yardım” istemeyi bile unutabilir.
Çünkü yardım istemek için bile enerji gerekir.
Bu kaydın bedensel dili nettir:
Sırt ve bel ağrısı, kronik tükenme, sabahları “daha gözümü açmadan yoruldum” hissi…
Ama asıl ağır olan şudur:
Anne bazen kimseye söylemeden içinden şunu geçirir:
“Ben düşersem… kim tutacak?”
Bu tek cümle, tek ebeveynliğin “görünmeyen travması”dır.
Kimse duymasa bile beden duyar.
Sessiz Sonuç: “Ben Kimdim?” Kaybı
Bir gün anne aynaya bakar. Ve kendine yabancılaşır.
Çünkü anne bir süre sonra kendini sadece “anne” gibi yaşamaya başlayabilir.
Ama o annenin içindeki kadın kaybolmuştur.
Bu bir kapris değildir. Bu da bedene yazılan bir kayıttır.
Bir annenin kendini kaybetmesi, sevgisinin azlığı değildir.
Tam tersine:
Sevgi uzun süre yalnız taşındığında, insanın kendisine ayıracağı yer daralır.
Ve bazen anne şunu fark eder:
Kendini kaybetmek bir “an” değildir. Bir süreçtir.
Bu kaydın bedeli: Kendine ayrılan yerin daralması; kimliğin anne rolünün içinde erimesi.
Ek Kayıt: “Benden Sonra Ne Olacak?” Yanığı
(Silikleşen çocuk + geleceğin belirsizliği)
Yolun sonunda bazen “zor davranışlar” azalır.
Ama bu her zaman iyileşme değildir.
Bazen çocuk silikleşir. Bazen daha az ister. Bazen daha az ağlar. Bazen daha az talep eder. Bazen “idare eder” gibi görünür.
Dışarıdan şöyle denir:
“Bak düzeldi.”
“Ne güzel sakinleşti.”
“Artık sorun yok.”
Ama annenin bedeni biliyordur: Bu sakinlik bazen kapanmadır.
Ve tam burada annede ağır bir soru büyür:
“Benden sonra ne olacak?”
Çünkü çoğu zaman çocuğun dilinden tek anlayan kişi annedir.
Gözündeki küçük değişimi, nefesindeki sıkışmayı, bir kelimenin altındaki “yardım” çağrısını…
Anne bilir:
Bu çocuğu “anlayan” kişi azalırsa, çocuk dünyada yalnız kalabilir.
Bu yüzden “benden sonra ne olacak?” sadece gelecek kaygısı değildir.
Bu bir bağ kaygısıdır.
Çocuğun dünyayla bağının kopma korkusudur.
Bu kayıt annenin içinde sessizce yanar:
Bir yandan yaşamak ister, bir yandan “yaşamam şart” gibi hisseder.
Ve bu, annenin bedeninde kronik bir alarm üretebilir:
Gelecek düşüncesi geldiğinde mideye oturan ağırlık, geceleri uyanma, aniden göz dolması…
Bu soru çoğu zaman paylaşılmaz.
Çünkü paylaşınca “abartıyorsun” denebilir.
Ama anne bilir:
Bu abartı değil. Bu, yalnız taşıyanın gerçekliğidir.
Bu kaydın bedeli: Geleceği düşünürken bedene oturan ağırlık; bağın kopacağı korkusuyla yaşamak.
Bu Harita Neden Var?
Bu harita “çözüm baskısı” üretmek için değil; yükün yerini doğru görüp suçluluğu azaltmak için var.
Sessiz Mühür
Bu anneler dağılmaz. Ama bedenleri taşır.
Ve soru artık şudur:
Bu beden, ne zamandır tek başına taşıyor?
Onarım çoğu zaman çocukla değil; annenin bedenine kulak vermekle başlar.
Çocuğun regülasyonu çoğu zaman annenin regülasyonuna bağlıdır; ama anneye regülasyon alanı tanınmadan bu beklenti, kimse niyet etmese de fark edilmeden ağır bir haksızlığa dönebilir.
Bu yazı bitmiyor.
Burada sadece nefes alıyor.
Ve bu hâliyle bir anne şunu der:
“Evet… Kimse beni terk etmedi belki. Ama kimse de benimle kalmadı.”
“Bu noktada birçok kişi ‘şimdi ne yapmalıyım?’ diye sorar.
Oysa bazen onarım, yeni bir şey eklemekle değil; bedenin artık taşıyamadığını fark edip yük bindirmemeyi öğrenmekle başlar.
Bir sonraki yazı, ‘onarmak’ denince çoğu zaman atlanan bu sessiz eşikten başlayacak.”
Okura Kısa Geçiş Notu (Kaynakçaya)
Bu kaynakça “kanıt göstermek” için değil; bu metinde anlatılanların bir annenin kişisel yetersizliği değil, sinir sistemi–ilişki–yük üçgeninde anlaşılabilir bir insanî deneyim olduğunu hatırlatmak için burada.
Bu metin; çocukların ve bakım verenlerin yaşantısını bireysel bir “dayanıklılık hikâyesi” olarak değil, sinir sistemi–ilişki–maruziyet ekseninde okuyan çok disiplinli bir yaklaşıma dayanır.
Etik Mühür
Bu metin bir teşhis/tedavi önerisi değildir; kimseyi hedeflemez. Amaç, Türkiye’de sık görülen kolektif örüntülerin bedende ve ilişkide bıraktığı izleri görünür kılmaktır.
Kaynakça / Kuramsal Arka Plan
A) Metnin Omurgasını Taşıyan Çekirdek Kaynaklar (okuma hattı)
Sinir sistemi – travma – regülasyon
Bruce D. Perry (Neurosequential Model Network )The Boy Who Was Raised as a Dog; What Happened to You?→ Durum-bağımlı işlevler, kronik stresin beyin/sinir sistemi üzerindeki izleri, nörosekuansiyel gelişim yaklaşımı
Stephen W. PorgesThe Polyvagal Theory→ Güven algısı (neuroception), sosyal bağ devresi, donma/kaçınma stratejileri, regülasyon penceresi
Bessel van der Kolk The Body Keeps the Score→ Travmanın bedensel kaydı; “geçti” sanılanın bedende kalması
Allan N. Schore Affect Regulation and the Origin of the Self (ve ilgili çalışmaları)→ Erken ilişki, sağ beyin/duygu düzenleme, ilişki–regülasyon bağı
Bağlanma – ilişkisel zemin – benlik
John Bowlby (Bağlanma kuramı) → İlişkinin “sığınak” işlevi; güvenin düzenleyici rolü
Mary Ainsworth → Bağlanma örüntüleri; yakınlığın sinir sistemi için regülasyon kaynağı olması
Donald Winnicott → Holding, gerçek benlik/uyumlanan benlik; uyumun bazen gelişim değil savunma olması
Peter Fonagy → Mentalizasyon ve ilişkisel güven; tehdit altında zihin kapasitesinin daralması; anlaşılmanın regülasyon etkisi
Dan Siegel (İnterpersonal nörobilim yaklaşımı) → Regülasyon ve üst düzey işlevler arasındaki bağ; “pencere” kavrayışı
Davranışa ilişki-temelli bakış (suçlama değil anlam)
Ross GreeneThe Explosive Child → “Çocuklar yapabiliyorsa yapar”; yük–talep–kapasite dengesi
Stuart ShankerSelf-Reg → Regülasyon ≠ itaat; yük azaltma mantığı
Mona DelahookeBeyond Behaviors → Davranışın arkasındaki sinir sistemi; “beden önce” okuması
B) Metni Derinleştiren Genişletici Arka Plan
Sinir Sistemi, Travma ve Regülasyon
Jaak Panksepp – Affective Neuroscience → Duygusal beyin sistemleri, hayatta kalma devreleri, alarmın biyolojik mantığı
Antonio Damasio → Beden–zihin bağlantısı, bedensel işaretleyiciler; karar verme ve öznel deneyimde beden sinyalleri
Pat Ogden → Somatik/sensörimotor yaklaşımlar; “sözden önce beden”
Gabor Maté → Stres, beden ve bastırılmış ihtiyaçlar; uzun süre taşınan yükün bedensel/duygusal karşılığı
Bağlanma, Gelişim ve İlişkisel Zemin
Daniel Stern → Erken ilişki, öznel deneyim, etkileşim ritmi; “iklim”in benlik ve güven oluşumundaki rolü
Colwyn Trevarthen → İlişkisel gelişim ve eşzamanlılık; temasın “öğretimden önce” gelmesi
T. Berry Brazelton → Gelişimsel duyarlılık; kapasite penceresinde kalma; baskı–hızın bedeli
Carl Rogers → Koşulsuz kabul ve empatik tanıklığın iyileştirici zemini
Irvin Yalom → İzolasyonun psikolojik yükü; “tanıklık” ihtiyacı
Viktor Frankl → Yükle baş etme ve “anlam” boyutu
Otizm, Duyusal Entegrasyon ve Klinik Çerçeve
Simon Baron-Cohen; Uta Frith; Helen Tager-Flusberg → Otizmde bilişsel/iletişimsel gelişim ve araştırma hatları
Margaret Bauman; Ami Klin; Catherine Lord → Otizmde nörogelişimsel farklılıklar; değerlendirme ve klinik çerçeveler
A. Jean Ayres – Sensory Integration and the Child → Duyusal yük, regülasyon ve davranış ilişkisi
Lucy Jane Miller → Duyusal işlemleme ve regülasyon araştırmaları
İlişki Temelli, Güçlendirici Yaklaşımlar
Stanley Greenspan – DIR/Floortime → İlişki-temelli gelişim; kapasitenin ilişkiyle açılması
Barry Prizant & Amy Laurent – Uniquely Human → Davranış = iletişim; anlam arama hattı
Nöroçeşitlilik ve Öz-Anlatılar
Nick Walker → Nöroçeşitlilik paradigması; masking/burnout hattı; “uyum ≠ iyileşme”
Judy Singer → Nöroçeşitlilik kavramsallaştırması
Devon Price – Unmasking Autism → Masking, görünmezlik, sosyal bedeller
Michelle Dawson; Stephen Shore; Thomas Armstrong → Otistik bireylerin birinci tekil deneyimleri ve nöroçeşitlilik odaklı okumalar
Etik ve İnsani Çerçeve
Martha Nussbaum → Nesneleştirme (objectification): kişinin “çıktıya indirgenmesi” riski
Alice Miller → Çocuklukta görünmeyen yaralar ve yetişkinlikteki yankıları
Kurumsal & Akademik Kaynaklar
Harvard Medical School
National Institute of Mental Health (NIMH)
Centers for Disease Control and Prevention (CDC)
World Health Organization (WHO)
American Academy of Pediatrics (AAP)
Autism Research Institute
Neurosequential Model Network (ABD / Global)
Etik Kaynak Notu: Bu metinde geçen “kolektif deneyim” dili; tekil vaka atfı iddiası değil, sahada ve öz-anlatılarda tekrar eden temaların (yalnızlık, hız, performans baskısı, klinik dilin sızması, regülasyon kaybı) ilişkisel ve nörofizyolojik bir çerçevede görünür kılınması amacıyla kullanılmıştır.





Yorumlar