top of page

5-ANLAMIYORLAR MI?

  • Yazarın fotoğrafı: Recep Dalkılıç
    Recep Dalkılıç
  • 22 saat önce
  • 13 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 13 dakika önce


Üstünlük Konforu ve Alarmda Yaşayan Bir Sinir Sistemi

 

 

“ANLAMIYOR” DEMEK BİR YORUM DEĞİL, BİR İLİŞKİ KARARIDIR

 

Otizmli bireylere yönelik en yaygın, en sessiz ve en yıkıcı varsayım şudur:

“Anlamıyorlar.”

 

Bu cümle çoğu zaman masum bir tespit gibi söylenir. Oysa çoğu durumda şunun örtük karşılığıdır: 

“Benimle aynı biçimde düşünmüyorsa, benden daha azdır.”

 

Bu noktada mesele iletişim değildir.

 

Mesele üstünlük konforudur. Ve tam da burada, yazının kilidi şudur:

“Anlamıyor” cümlesi yalnızca bir yorum değil; çoğu zaman bir ilişki kararıdır.

 

Çocuğu özne olmaktan indirir, yetişkini konforlu bir güce taşır.

 

Bu yazı, tam da bu ilişki kararını görünür kılmak içindir.

 

1-“Anlamıyor” demek, çoğu zaman “anlamak zorunda kalmak istemiyorum” demektir

Dil ve iletişim bilimleri yıllardır aynı şeyi söylüyor: Otizmli bireylerin yaşadığı zorluk, anlam yokluğu değil; ifade, zamanlama, bağlam, duyusal yük ve motor planlama farklılığıdır. Ancak yetişkin dünyası için bu farkla yüzleşmek zordur.

 

Çünkü şu soruyu doğurur:

“Ya sorun çocukta değil, benim kurduğum dildeyse?”

 

Bu soru rahatsız edicidir. Bu yüzden çoğu zaman bastırılır ve yerine şu varsayım konur:

“Zaten anlamıyor.”

 

Bu varsayım yetişkini rahatlatır.

Çocuğu ise nesneleştirir!

 

2-Otizmli bireyler sözlü aşağılanmayı, dışlanmayı, yok sayılmayı anlıyor mu?

Evet.


Ve bunu yalnızca “hissediyorlar” değil; yaşadıkları ilişki iklimini net biçimde tarif ediyorlar.

 

Otizmli bireylerin birinci el anlatılarında tekrar eden ortak tema şudur:

  • Kişi “orada”dır ama hesaba katılmıyordur

  • Kişi “insan”dır ama çıktıya indirgeniyordur

  • Kişi “özne”dir ama vaka gibi konuşuluyordur

 

Bu bize şunu gösterir: Otizmli bireyler dışlanmayı kelime kelime değil;

ilişki ilişki,

ton ton,

bakış bakış kaydeder.

 

Yani: Anlamadıkları şey cümle değildir.

Anladıkları şey değer kaybıdır.

 

3-“Konuşmuyor” = “Düşünmüyor” varsayımı bilimsel olarak çökmüştür

 

Gelişim psikoloğu Vikram Jaswal bu noktayı net biçimde ifade eder:

“Konuşamayan otizmli bireylerin daha az düşünen ya da daha az zekâya sahip olduğu inancı, bilimsel değil; ayrımcıdır.

Bu cümle şunu açıkça söyler:

İfade kapasitesi ≠ bilişsel kapasite

 

Ancak yetişkin dünyası hâlâ şu kısa yolu seçer:

Konuşamıyorsa → cevap vermiyorsa → anlamıyordur.

 

Bu zincir bilimsel değildir. Ama yetişkinin kontrol ve üstünlük duygusunu korur.

 

4- Asıl kopukluk nerede? — Double Empathy Problem

Damian Milton’ın ortaya koyduğu Double Empathy Problem, iletişim kopukluğunu tek taraflı okumayı reddeder.


Sorun şudur: Otizmli bireyler değil; iki farklı nörolojik dünyanın birbirini yanlış okuması.


Ama toplum bu karşılıklılığı kabul etmek istemez.

Çünkü kabul ederse şunu da kabul etmek zorunda kalır:

“Ben de anlamıyor olabilirim.”

 

İşte bu nokta kırılmadıkça, “anlamıyor” cümlesi bir üstten bakma ve bastırma aracı olarak kullanılmaya devam eder.


Bu yanılgı yalnızca ailelerde değil; kimi zaman klinik ve terapötik alanlarda da, “tek taraflı okuma” şeklinde tekrar eder.

 

İyi niyetli profesyonel dil bile, fark edilmeden üstünlük ve nesneleştirme üretebilir.

 

YÖN VEREN EŞİK

Burada anlatılanlar soyut değildir.

 

Bu ilişki iklimlerinin sinir sisteminde nasıl iz bıraktığını; hangi deneyimin hangi davranışla eşleştiğini biliyoruz. Çünkü davranış, karakter değil; tekrar eden deneyimlerin bedensel kaydıdır. Ve birazdan konuşacağımız şey tam olarak budur:


Deneyim → Sinir Sistemi İzi → Davranış

Tam bu noktada sinir sistemi bilimi çok net bir cümle kurar. Stephen Porges bunu tek ifadeyle özetler:

“Safety is the treatment.” (Güven, tedavinin kendisidir.)

Sinir sistemi kelimeleri tek tek tartışmaz; tonu, mimiği, hızı, bakışı ve beklenip beklenmediğini okur. “Anlamıyor” varsayımı, çoğu zaman bu kanalların tamamında tehdit üretir.

 

5- Bruce Perry’nin çerçevesiyle okuma: Bu maruziyet sinir sisteminde ne yapar?

Bruce Perry’nin net bir ilkesi vardır:

“Çocuk tehdit altındayken gelişmez; hayatta kalır.”

Otizmli bireylerin maruz kaldığı şu deneyimler, sinir sistemini doğrudan alarma geçirir:

  • Sözlü aşağılanma

  • Sürekli karşılaştırılma

  • Yanında kendisi ile ilgili olumsuz konuşulma

  • Yok sayılma

  • Yapamadıklarının tekrar tekrar sayılması

  • Hız, baskı ve düzeltme bombardımanı

 

Bu maruziyetin sonucu şudur:

Savaşmaz. Kaçmaz.

Donar ya da taşar.

 

Donna Williams bunu şöyle ifade eder:

“İnsanları anlamaktan aciz değildim; onlardan bunalmıştım.”

Yani problem anlama değil; problem aşırı maruziyettir.

 

 

6-Nesnelleştirmenin tam burada başlamasının nedeni

Bir çocuğu nesneleştirmek için önce şunu yapmanız gerekir:

Onun iç dünyasını geçersiz saymak.

“Zaten anlamıyor.”

“Farkında değil.”

“Ne olacak ki?”

 

Bu cümleler çocuğa değil, yetişkine hizmet eder:

Yetişkinin hızına,

sabırsızlığına,

üstünlük konforuna.

 

Ve sonra şu olur:

  • Çocuğun yanında onunla ilgili olumsuz konuşulur

  • Yapamadıkları sayılır

  • Sessizliği “uyum” sanılır

  • Tepki vermemesi “iyileşme” diye okunur

 

Bu noktada çocuk artık özne değildir.

Bir durumdur.

Bir vaka’dır.

Bir proje’dir.

 

Otizmli öz-savunucu Jim Sinclair bu indirgemeyi şöyle reddeder:

“Autism isn’t something a person has,or a ‘shell’ that a person is trapped inside…Autism is a way of being.” (Otizm bir kabuk değil; bir varoluş biçimidir.)

7- Otizmli bireylerin sessiz ama ortak cümlesi

Otizmli bireylerin tanıklıklarında çok net bir ortaklık vardır:

“Beni en çok yaralayan şey zorlanmam değil, zorlanmamın küçümsenmesiydi.”

 

Bu cümle şunu söyler:

Otizmli bireyler kötü davranışı anlıyor.

Dışlanmayı anlıyor.

Aşağılanmayı anlıyor.


Anlamadıkları şey değil;

maruz kaldıkları şey asıl meseledir.

 


TANIKLIK DOSYASI’NA GİRİŞ

“Burası teori değil; birinci el kayıttır.”


Şimdi bir an duralım.

Buraya kadar anlattıklarımız bazılarına “yorum” gibi gelebilir.

 

Oysa bu meselenin en ağır tarafı şudur:

Otizmli bireyler, “anlamıyor” varsayımının kendisini de; onun ürettiği aşağılanmayı da, yok sayılmayı da, yerlerine karar verilmeyi de açıkça anlatıyor.

 

Kelime kelime değil;

ton ton,

bakış bakış,

İlişki ilişki…

 

Ve en sarsıcı ortak nokta şudur:

“Beni en çok zorlayan şey otizmim değil; özne sayılmamamdı.”


Aşağıdaki bölüm, bu yazının kanıt dosyasıdır.

 

TANIKLIK DOSYASI

“ANLADIĞIM ŞEY, SÖYLENENLERDEN FAZLASIYDI”

 

Naoki Higashida

“Konuşamadığım için anlamadığımı varsayıyorlar. Ama bu varsayım, yaşadığım zorluklardan bile daha çok acıtıyor.”


“Sadece konuşmuyor olmam, söyleyecek hiçbir şeyim olmadığı anlamına gelmez.”

 

Tito Rajarshi Mukhopadhyay

“Zihnim bedenimden çok daha hızlı çalışıyor. İnsanlar zekâmı düşüncelerime bakarak değil, hareketlerime bakarak yargılıyor.”


“Orada yokmuşum gibi benim hakkımda konuştular.”

 

Iris Johansson

İnsanlar anlamadığımı sandı. Oysa gerçekte her şeyi anlıyordum — ve acı veren kısım da buydu.”


“Bana aptalmışım gibi davranılması, otizmimin kendisinden çok daha yıkıcıydı.”

 

Donna Williams

İnsanları anlamaktan aciz değildim; onlardan bunalmıştım.”


“İnsanlar geri çekilmemi zekâ eksikliğiyle karıştırdı.”

 

Amy Sequenzia

“Konuşmuyor olmak, düşünmüyor olmak demek değildir.”


“Anlamadığımızı varsaydıkları için, insanlar bizim üzerimizden, bizim hakkımızda ve bizim yerimize konuşma hakkını kendilerinde görüyorlar.”

 

Elizabeth Bonker

“Her şeyi anlıyorum. Siz bana bunu gösterebileceğim bir yol vermediniz.”

 

Otizmli Yetişkin – Topluluk Tanıklığı

“Birisi yanımda benim hakkımda konuştuğu her seferde, varlığımın hesaba katılmadığını öğrendim.”


“Yapamadıklarımı tek tek saydılar — sanki ben sadece onlardan ibaretmişim gibi.”

 

Tanıklık Dosyası İmzası

Otizmli bireyler, anlamadıkları için değil; anlamıyor varsayıldıkları için yaralanıyorlar.

 

Geçiş

Peki bu tanıklıklar günlük hayatta nasıl görünür?

Sinir sistemi bu deneyimleri bedende nasıl taşır?

 

Dışarıdan “davranış” diye gördüğümüz şey, çoğu zaman “yaşanan ilişki ikliminin” bedensel kaydıdır.

Bu noktada Ross Greene’in cümlesi, tabloya bakış pusulasını verir;

“Children do well if they can.” (Çocuklar yapabiliyorsa yapar; yapamıyorsa zorlanıyordur.)

Şimdi bunu üç kısa tabloda, çıplak ve tartışmasız biçimde görelim.

 

TABLO 1 — “Anlamıyor” Varsayımının Bedende Açtığı Yol

Yaşanan İlişki

Sinir Sistemi Mesajı

Dışarıdan Görünen

Yanında konuşulma

“Ben hesaba katılmıyorum”


Geri çekilme, göz kaçırma Gerilme

Sürekli düzeltilme

“Hata = tehlike”

Denemekten kaçınma

Kaygı

Sessizliğin övülmesi

“Yok olmak güvenli”

Aşırı uyum, silikleşme

 

 

TABLO 2 — Tanıklıklarda Geçen Davranışların Yanlış Okunması

Görünen Davranış

Sıklıkla Denen Etiket

Perry Diliyle Aslı

Sessizlik

(yükten kaçınma ya da kendini koruma stratejisi)

“Uyumlu”

Donma

Kaçınma

“İstemiyor”

Aşırı yük

Patlama

“Öfke”

Alarm boşalması

 

 

TABLO 3 — “Sorunsuz” Görünen Ama Ağırlaşan Çocuk

Dışarıdan

Evde / Bedende

Sinir Sistemi

Seanslarda idare

Evde taşma

Toparlanma yok


Sessizleşme


İçe kapanma

Alarm içe gömülü

(Dış regülasyonla idare,

iç regülasyon gelişmemiş)

Uyum

İfade kaybı

Özne silinmesi

 

Bu tabloların söylediği şey, Mona Delahooke’un tek cümlesinde özetlenir:


“Instead of focusing on eliminating behaviors,we need to provide children with signals of safety.” (Davranışı söndürmek değil; sinir sistemine güven sinyalleri vermek gerekir.)


TANIKLIKLAR SİNİR SİSTEMİ DİLİYLE NE SÖYLÜYOR?


“Anlamıyor” varsayımı tek başına bile ağır bir ilişkisel tehdit üretirken; buna aşağılama, dışlama, karşılaştırma, yok sayma, hız-baskı-düzeltme bombardımanı eklendiğinde çocuğun beyni “öğrenme için” değil, hayatta kalmak için şekillenmeye zorlanır.

 

Aşağıya bunu, dünyaca bilinen birkaç çerçeveyle (özellikle Bruce Perry + Porges + Milton/Jaswal çizgisi)

“hangi deneyim → beyinde/bedende hangi iz” şeklinde net bir harita gibi belirtelim.

 

“Anlamıyor” varsayımı çocuğa hangi ana deneyimi yaşatır?

 

Bu varsayımın çocuğun sinir sistemine verdiği çekirdek mesaj şudur:

“Sen özne değilsin; senin iç dünyan hesaba katılmıyor.”

 

Bu “özne değilim” deneyimi, çocuğun beyninde şu iki hattı büyütür:

  • Tehdit haritalama hattı (kim güvenli, kim değil?)

  • Utanç/değer kaybı hattı (benim değerim koşullu)

 

TEHDİT ALTINDAKİ BEYİN NASIL “AYAR DEĞİŞTİRİR”?

 

Bruce Perry perspektifi: Tehdit altındaki beyin nasıl “ayar değiştirir”?

Perry’nin çerçevesi kaba ama çok gerçek bir ilkeye dayanır: gelişen beyin, tekrar eden deneyimle şekillenir; tehdit ve düzensizlik, düzenleyici sistemleri bozar ve kalıcı iz bırakır.


“Anlamıyor” varsayımı + kronik sosyal tehdit birleşince çocuk şunları tekrar tekrar yaşar:

 

A) “Sosyal tehdit” (aşağılama, dışlama, utanç)

  • Beynin öğrendiği: “İlişki = risk”

  • Sonuç: sosyal ortamda hipervijilans (en küçük yüz ifadesini tehdit gibi okuma), “yanlış yaparsam rezil olurum” alarmı, geri çekilme ya da taşma.

 

B) “Kontrol kaybı” (yerine konuşulma, yok sayılma, kararların üzerinden alınması)

  • Beynin öğrendiği: “Benim sinyalim işe yaramıyor”

  • Sonuç: öğrenilmiş çaresizlik, donma tepkisi, pasif uyum; dışarıdan “uyumlu”, içeride “kopuk/kapalı”.

 

C) “Too much, too fast, too soon” iklimi (hız, baskı, sürekli düzeltme)

  • Beynin öğrendiği: “Yaklaşmak = duyusal/duygusal yük”

  • Sonuç: yakınlıkta bile “bunalma”, kaçınma, patlama; “öğrenme” sandığın şeyin bedeli uykudan/iştahtan/bedensel taşmadan ödenmesi.


Bu üçü birleşince Perry’nin diliyle çocuğun sistemi gelişim modundan hayatta kalma moduna kayar: dışarıdan bakana “inat / umursamazlık / kopukluk” gibi görünen şey, içeride alarm yönetimidir.

 

TABLO 4 — Perry’nin Diliyle “Ayar Değişimi” Haritası

Tekrarlayan Deneyim

Beynin Öğrendiği

Görünen Sonuç

Sosyal tehdit (utanç/aşağılama)

“İlişki = risk”

Hipervijilans, kaçınma, taşma

Kontrol kaybı (yerine konuşma)

“Sinyalim işe yaramıyor”

Donma, pasif uyum, kopukluk

Too much-too fast-too soon

“Yaklaşmak = yük”

Kaçınma, patlama, geç toparlanma

 

 

GÜVEN ALGISI BOZULDUĞUNDA

 

Porges perspektifi: Güven algısı (neuroception) bozulunca ne olur?

Porges’un “neuroception” kavramı şunu söyler: beden, bilinçli düşünceden önce ortamdaki güven/tehdit ipuçlarını tarar; güven algısı varsa sosyal bağ kurma ve öğrenme kolaylaşır, tehdit algısı varsa savunma stratejileri devreye girer.

 

“Anlamıyor” varsayımı pratikte genellikle şunlarla birlikte gelir:

  • daha sert/acele ton

  • daha az bekleme

  • daha az saygılı açıklama

  • çocuğun yanında “hakkında konuşma”

  • “bunun farkında değil” rahatlığı

 

Bunlar çocuğun neuroception’ına şunu fısıldar:

“Burada güven yok; burada savunma lazım.”

Ve güven algısı yokken sistem “pro-sosyal” bağlantıdan çıkar, savunmaya döner.

 


TABLO 5 — Porges / Neuroception: “Ne Okunur, Ne Tetiklenir?”

(Yetişkin Davranışı

Bedenin Okuduğu

Sinir Sistemi Yolu

Sert/acele ton

Tehdit

Savunma

Beklememek

Değersizlik / risk

Kapanma

Yanında hakkında konuşma

Görünmezlik

Donma

Açıklamasız komut (Öngörülemezlik)

Kontrol kaybı

Taşma/kaçınma

 

ASIL ÖNYARGI NEREDE KALICILAŞIYOR?

Milton/Jaswal çizgisi: Asıl kopukluk ve asıl önyargı nerede?

Double Empathy (Milton)

 

Milton’ın “Double Empathy Problem” yaklaşımı, iletişim kopukluğunu “otizmli kişi anlamıyor” diye tek taraflı okumayı reddeder: çoğu zaman iki taraf birbirini yanlış okur.

 

Bu neyi değiştirir?

  • “Çocuk anlamıyor” yerine:

    “Biz ortak anlam köprüsü kuramadık.”

  • Suç/eksiklik çocuğa yıkılınca nesnelleştirme artar;

    köprü kurma sorumluluğu yetişkinden düşer.

 

Jaswal: “Konuşmuyor = biliş yok” varsayımı


Jaswal’ın özellikle tartıştığı yer: konuşmayan/nonspeaking otizmli bireyler için “daha az kapasite” varsayımı—bu varsayımın ne kadar problemli ve önyargılı olabildiği.

 

Bu varsayım sürdükçe kurum/aile dili şuna kayar:

  • çocuğun niyeti değil “çıktısı”

  • çocuğun iç dünyası değil “test edilebilirliği”

  • çocuğun güveni değil “itaati”


Ve işte nesnelleştirme tam burada kalıcılaşır.


TABLO 6 — Önyargının Kalıcılaştığı Hat

Varsayım

Ne Silinir?

Ne Büyür?

“Çocuk anlamıyor”

Karşılıklılık

Üstten okuma

“Konuşmuyor = biliş yok”

İç dünya

Çıktı takibi

“Uyum = iyilik”

Donma

Sahte iyilik

 

BU İKLİMDE BEYİN “HANGİ KALIPLARLA” ŞEKİLLENİR?

 

Bu iklimde beyin “hangi kalıplarla” şekillenir?

 

Sürekli tarama beyni

“Kim bana yükleniyor?”

“Ne zaman küçümseneceğim?”


Sonuç: dikkat dağınıklığı gibi görünen ama aslında tehdit taraması olan zihin.

 

Utanç üzerinden kendilik

“Benim varlığım sorun” / “Benim değerim performans”


Sonuç: içe kapanma, maskeleme, donma veya tam tersi “savaş” tepkileri.

 

İlişki = düzeltme alanı

Yakınlık geldiğinde bile “düzeltileceğim” beklentisi


Sonuç: temas reddi, kaçınma; bazen “uyumlu görünme” ile kaybolma.

 

Duyusal-eşik düşmesi

Çok fazla, çok hızlı, çok erken” yüklenmesi


Sonuç: daha çabuk taşma, daha geç toparlanma, daha az esneklik.

 

Öğrenmeye değil, hatadan kaçınmaya ayarlı sistem

Deneme = risk


Sonuç: yeni beceriye kapalı görünme; aslında “yanlış yaparsam bedeli var” kodu.


Bu tablo “otizmin kendisi” değil; otizmin üzerine bindirilmiş ilişki ikliminin ürünüdür.

 


TABLO 7 — İklim → Kalıp → Görünen

İlişki İklimi

Beyinde Oluşan Kalıp

Dışarıdan Görünen

Sürekli taranma

Tehdit odaklı dikkat

Dikkati dağınık

(tehdit taraması / hipervijilans)

Utanç dili

Koşullu değer

Maskeleme / donma

Düzeltme ilişkisi

Yakınlık tehdidi

Kaçınma

Duyusal yük

Eşik düşmesi

Çabuk taşma

Hata odaklılık

Deneme = risk

Öğrenmeye kapanma

 

 

 

“DENEYİM → BEYİN / SİNİR SİSTEMİ İZİ → DIŞARIDAN GÖRÜNEN DAVRANIŞ”

 

(Bruce Perry – Gelişimsel Nörobiyoloji Perspektifiyle)

 

Tekrarlayan Deneyim (Maruziyet)

Beyin / Sinir Sistemi İzi

Dışarıdan Görünen Davranış

“Anlamıyor” varsayımıyla konuşulması / yanında onunla ilgili konuşulması

İlişkisel tehdit algısı → “Ben özne değilim” kodu

Geri çekilme, göz teması kaçınma, kopukluk ya da tam tersi ani patlamalar

Sözlü aşağılanma / küçümseyici ton

Utanç devreleri + tehdit sistemi eşleşir → sosyal ortam = risk

Aşırı hassasiyet, alınganlık, çabuk kırılma ya da “hiçbir şey umursamıyor” gibi görünme

Sürekli karşılaştırılma (“Bak o yapıyor, sen yapamıyorsun”)

Kendilik değeri = performans → koşullu kabul

Denemekten kaçınma, yeni beceriye direnç / “İstemiyor” sanılan kaçınma

Yanında konuşulma / yok sayılma

Kontrol kaybı + sosyal görünmezlik

Donma, pasiflik, “uyumlu ama orada değil” hali

Sürekli düzeltme / hata odaklı yaklaşım

Hata = tehlike öğrenmesi → öğrenme devreleri kapanır

İnat, karşı gelme ya da aşırı sessizlik

Hız, baskı, acele ettirme (“Hadi, çabuk, geç kalıyoruz”)

“Too much, too fast, too soon” → duyusal eşik düşmesi

Taşma, ağlama, kaçma ya da bedensel kapanma

Duyguların geçersiz kılınması (“Abartıyorsun”, “bir şey yok”)

İç sinyallere güvensizlik → bedensel farkındalık zayıflar

Duygularını ifade edememe ya da bedensel tepkilerle anlatma

Yerine karar verilmesi

Ajans kaybı → “Sinyal göndermenin anlamı yok”

İlgisizlik gibi görünen teslimiyet ya da kontrol savaşları

Sessizliğin “uyum” sayılması

Donma tepkisi pekişir → savunma kalıcılaşır

“Sorunsuz” gibi görünen ama içten kopuk çocuk

Yapamadıklarının tekrar tekrar sayılması

Kimlik daralması → “Ben eksiklerimden ibaretim”

Kendini geri çekme, maskeleme ya da öfke patlamaları

Sosyal alanda sürekli tetikte olma

Hipervijilans → çevreyi tehdit taraması

Dikkat dağınıklığı sanılan ama aslında tetikte olma

Güvenli ilişki deneyiminin azlığı

Düzenleyici sistemler gelişemez

Kendi kendini regüle edememe / dış regülasyona aşırı ihtiyaç

 

 

KISA OKUMA ANAHTARI

 

Perry’nin Çerçevesiyle Kısa Okuma Anahtarı

Bruce Perry’ye göre bu davranışlar amaçlı değildir. Bunlar şudur:

“Beynin, tekrar eden deneyimlere verdiği mantıklı uyum tepkileri.”


Yani:

  • Çocuk zor olduğu için böyle davranmaz

  • Çocuk zor bir iklimde hayatta kalmaya çalıştığı için böyle görünür

 

TABLOYU OKUYANA ÇARPAN ANA GERÇEK

Davranış, sorunun kendisi değildir.

Davranış, yaşanmış deneyimlerin bedensel kaydıdır.


“Anlamıyor” varsayımı:

  • çocuğun beynini öğrenmeye değil,

  • tehdidi yönetmeye ayarlar.

 

Otizmli bireylerde görülen geri çekilme, taşma, donma ya da direnç; çoğu zaman “anlamama”nın değil, tekrar eden ilişkisel tehditlerin sonucudur.


Bruce Perry’nin gelişimsel nörobiyoloji çerçevesinde bakıldığında, sözlü aşağılanma, yok sayılma, hız ve kontrol kaybı gibi deneyimler sinir sistemini öğrenme modundan çıkarır; hayatta kalma moduna iter. Bu durumda görülen davranışlar bir bozukluk değil, düzenleyici sistemleri olmayan bir beynin mantıklı savunmalarıdır.

 

Sorun çocuğun anlamaması değil; çocuğun maruz kaldığı ilişki iklimi.

 

NET SONUÇ

Otizmli bireyler “anlamadığı” için yaralanmıyor.

Anlamıyor varsayımıyla ilişki dışına itildikleri için yaralanıyorlar.

 


KİLİDİ KIRAN CÜMLE

Otizmli bireylerin “anlamadığını” varsaymak, çoğu zaman onların değil;

bizim ilişki kurma kapasitemizin sınırıdır.

 

Ve belki de en zor gerçek şudur:

Bir çocuğu “anlamıyor” diye küçümsemek, onu değil; kendimizi rahatlatır.

Ama bedelini çocuk öder.

 


KAPANIŞ

Bu yazı, “anlamıyor” varsayımının neden masum olmadığını değil;

neden doğru olmadığını gösterdi.


Bu noktada küçük ama çok insani bir parantez açmak gerekir.

 

Aileler olarak bizler de bazen tükenmişlikte, çaresizlikte ya da yalnızlıkta; farkında olmadan çocuklarımızın sinir sistemini alarma geçirebilecek cümleler kurabiliriz.


Bu, kötü ebeveynlik değildir.

Bu, yük altında kalmış bir sinir sisteminin refleksidir.

 

Aynı şekilde, terapötik alanlarda da “nasılsa anlamıyor” dili fark edilmeden yerleşebilir — ve bu dil, iyi niyetli olsa bile bedende ağır izler bırakabilir.

 

Bir sonraki yazıda tam olarak şunu konuşacağız:

 

Hangi söz, hangi ton, hangi mimik sinir sisteminde neyi tetikler?

Ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz neden belirleyicidir?

Ve çocukları koruyan, özne tutan dil pratikte nasıl kurulur?

 

Bir sonraki adım net:

Davranışı değil, onu şekillendiren deneyimi okumayı öğrenmek.

 




Faydalanılan Kaynaklar & Okuma Notları

 

Aşağıda yer alan isimler; sinir sistemi regülasyonu, ilişki temelli tehdit, davranışın biyolojik temeli, otizmde iletişim önyargıları (özellikle “konuşmuyor = anlamıyor” zinciri), birinci kişi otizm tanıklıkları ve nesneleştirme kavramı alanlarında bu yazının kuramsal ve insani zeminini oluşturan temel çalışmaları temsil etmektedir.

 

Bu metin bir akademik derleme değildir. Farklı disiplinlerde üretilmiş bilgilerin; etikten sapmadan, çocuğu nesneleştirmeden, ilişki ve sinir sistemi merkezli bir bakışla bir araya getirilmesi çabasıdır.

 

Bruce D. Perry

Çocuk psikiyatristi, nörobilimciThe Boy Who Was Raised as a DogWhat Happened to You?

  • Tehdit altındaki beynin “gelişim modundan hayatta kalma moduna” kaymasını; davranışı etiketlemeden deneyim–ritim–beden üzerinden okuyan temel klinik çerçeve.

  • “Too much, too fast, too soon” ilkesi bu yazıda anlatılan maruziyet iklimini (hız, baskı, düzeltme bombardımanı) sinir sistemi diliyle netleştirir.

  • Davranışın “niyet” değil, tekrar eden deneyimlere verilmiş mantıklı uyum tepkisi olduğu vurgusu bu yazının ana omurgasıdır.

 

Stephen W. Porges

Sinirbilimci, psikologPolyvagal Theory

  • “Neuroception” kavramı: bedenin bilinçten önce güven/tehdit ipuçlarını taraması ve buna göre bağlantı ya da savunmaya geçmesi.

  • Sinir sisteminin niyete değil; ses tonu, yüz, tempo, mesafe ve ilişki iklimine yanıt verdiğini açıklayan biyolojik çerçeve.

  • Bu yazıdaki “anlamıyor varsayımı kelimelerden önce tehdit üretir” fikrinin temel dayanaklarından.

 

Damian Milton

Araştırmacı, otizm çalışmalarıDouble Empathy Problem (Çifte Empati Problemi)

  • İletişim kopukluğunu “otistik birey anlamıyor” diye tek taraflı okumayı reddeder; çoğu zaman iki tarafın birbirini yanlış okumasını merkeze alır.

  • Bu yaklaşım, “anlamıyor” cümlesinin bir ilişki kararı ve “üstten okuma” aracına dönüşmesini görünür kılar.

  • Bu yazıdaki “köprü kurma sorumluluğu yetişkinden düşerse nesnelleştirme artar” vurgusunu güçlendirir.

 

Vikram K. Jaswal

Gelişim psikoloğu, araştırmacı(Özellikle konuşmayan/nonspeaking otistik bireylerde önyargı ve iletişim değerlendirmeleri üzerine çalışmaları)

  • “Konuşmuyor = biliş yok” varsayımının bilimsel ve etik sorunlarını görünür kılar.

  • İfade biçimi ile bilişsel kapasiteyi eşitlemenin ayrımcı sonuçlarını tartışır.

  • Bu yazıda “ifade kapasitesi ≠ bilişsel kapasite” ayrımının bilimsel zeminini destekler.

 

Ross W. Greene

Klinik psikologCollaborative & Proactive Solutions (CPS) yaklaşımı

  • “Children do well if they can.” (Çocuklar yapabiliyorsa yapar; yapamıyorsa zorlanıyordur.)

  • Bu yazıda tabloları okurken kullanılan pusulayı verir: davranış “kötülük/inat” değil, kapasite ve yük ilişkisidir.

 

Mona Delahooke

Klinik psikolog(Beden temelli / sinir sistemi temelli davranış okuması)

  • Davranışı söndürmeye odaklanmak yerine sinir sistemine güven sinyalleri sunmanın gerekliliğini vurgular.

  • Bu yazıdaki “davranış değil; güven iklimi tedavidir” kapanış çizgisini klinik dille güçlendirir.

 

Martha C. Nussbaum

FelsefeciObjectification (Nesneleştirme)

  • Nesneleştirmeyi “insanı araç/çıktı/işlev üzerinden görme” ekseninde tanımlar.

  • Bu yazıdaki “çocuğun iç hâli değil çıktısı konuşuluyorsa nesneleşme başlar” fikrinin kavramsal zeminine katkı sağlar.

 

Otizm Deneyimi – Birinci Kişi Tanıklıkları

(Bu yazıdaki “Anlamıyor varsayımı en çok nereden acıtır?” hattının içerden dayanakları)

 

Naoki Higashida

Otizmli yazarThe Reason I Jump

  • “Konuşamamak = anlamamak değildir” temasını birinci kişi diliyle görünür kılar.

  • “Varsayımın acısı”nı, zorluğun kendisinden ayrı bir yaralanma olarak tarif eder.

 

Tito Rajarshi Mukhopadhyay

Otizmli yazar/şairThe Mind Tree

  • Zihin–beden senkronunun farklılığını, düşünce hızını ve yanlış yargılanma deneyimini içeriden anlatır.

  • Bu yazıdaki “harekete bakıp zihni yargılama” eleştirisinin güçlü tanıklık zeminlerinden.

 

Iris Johansson

Otizmli yazar

  • “Anlamadığımı sandılar; oysa anlıyordum” hattını, ilişki ikliminin nasıl kaydedildiğini gösterecek şekilde aktarır.

  • “Aptalmışım gibi davranılması”nın otizmin kendisinden daha yıkıcı olabileceği vurgusu, yazının etik ağırlığını güçlendirir.

 

Donna Williams

Otizmli yazarNobody Nowhere

  • “İnsanları anlamaktan aciz değildim; onlardan bunalmıştım” çizgisiyle “aşırı yük” gerçeğini içeriden anlatır.

  • Sessizleşmenin/geri çekilmenin çoğu zaman “anlamama” değil “yük” olduğunu gösterir.

 

Amy Sequenzia

Otizmli öz-savunucu, yazar

  • “Konuşmuyor olmak, düşünmüyor olmak değildir” hattını etik bir özne talebiyle birleştirir.

  • “Bizim üzerimizden, bizim yerimize konuşma” deneyimini görünür kılar (nesneleştirmenin tam kalbi).

 

Elizabeth Bonker

Otizmli öz-savunucu (nonspeaking)

  • “Anlıyorum; gösterme yolu verilmedi” temasıyla, sorun alanının “anlama” değil “erişim ve yöntem” olduğunu vurgular.

  • Bu yazıdaki “köprü kurma sorumluluğu yetişkinde kalmalı” ilkesini içeriden destekler.

 

Jim Sinclair

Otizmli aktivist, yazarDon’t Mourn for Us

  • Otizmi “kabuk/hapsolma” gibi okumaya karşı çıkar; asıl acının çoğu zaman çevresel tutum ve ilişki ikliminden doğduğunu vurgular.

  • Bu yazıdaki “otizm bir varoluş biçimidir” çizgisini etik bir dille güçlendirir.

 

Kurumsal & Klinik Çerçeveler

  • ChildTrauma Academy

    Sürekli tehdit altında gelişen çocuk sinir sistemi üzerine klinik ve eğitim temelli modeller.

  • National Child Traumatic Stress Network (NCTSN)

    Çocukluk çağı travmalarının gelişim, davranış ve stres yanıt sistemleri üzerindeki etkilerine dair bütüncül yaklaşımlar.

  • Polyvagal Institute

    Güven–tehdit ipuçları, regülasyon ve bağlantı üzerine polyvagal temelli çerçeveler.

  • Harvard Center on the Developing Child

    Erken deneyimlerin beyin mimarisi, stres yanıt sistemleri ve yaşam boyu etkileri üzerine bilimsel çerçeveler.

  • Zero to Three

    Erken çocuklukta ilişki temelli düzenleme ve bağlanma odaklı gelişim modelleri.

 

 
 
 

Yorumlar


Bu bakış açısıyla daha yakından çalışmak isteyenler için iletişim alanı.

© 2035 by Train of Thoughts. Powered and secured by Wix

bottom of page