5-Gerçekten Anlamıyorlar mı?
Güncelleme tarihi: 6 gün önce
“Anlamıyor” yaklaşımının görünmeyen bedeli
“Anlamıyor” Demek Bir Yorum Değil, Bir İlişki Kararıdır.
Otizmli bireylere yönelik en yaygın, en sessiz ve en yıkıcı varsayım şudur:
“Anlamıyorlar.”
Bu cümle çoğu zaman masum bir tespit gibi söylenir.
Oysa “anlamıyor” dediğimiz anda,
yalnızca çocuğun kapasitesi hakkında
bir varsayımda bulunmayız.
Ona nasıl davranabileceğimizin
sınırlarını da değiştirmeye başlarız.
Bu noktada mesele yalnızca iletişim değildir.
Mesele, kimin anlayan;
kimin hakkında karar verilen kişi olduğudur.
Ve tam da burada, yazının kilidi şudur:
“Anlamıyor” cümlesi yalnızca bir yorum değil;
çoğu zaman bir ilişki kararıdır.
Çocuğu ilişkinin öznesi olmaktan çıkarır;
yetişkine onun adına düşünme,
konuşma ve karar verme hakkını kolayca verir.
Bu yazı, tam da bu ilişki kararını görünür kılmak içindir.
1-“Anlamıyor” dediğimizde neyi gözden kaçırıyoruz?
Otizmde konuşma, ifade, işlemleme süresi, bağlam, duyusal yük ve motor planlama birbirinden farklı biçimlerde etkilenebilir.
Bu yüzden bir çocuğun
bize ne kadar cevap verebildiğinden,
ne kadar anladığını doğrudan çıkaramayız.
Ancak yetişkin dünyası için bu farkla yüzleşmek zordur.
Çünkü şu soruyu doğurur:
Ya sorun çocukta değil, benim kurduğum dildeyse?
Bu soru rahatsız edicidir.
Bu yüzden çoğu zaman bastırılır ve yerine şu varsayım konur:
Zaten anlamıyor.
Bu varsayım yetişkini rahatlatır.
Çocuğu ise nesneleştirir.
2-Otizmli bireyler sözlü aşağılanmayı, dışlanmayı ve yok sayılmayı fark eder mi?
Birçok otizmli bireyin birinci el anlatısı bize çok açık bir şey gösteriyor:
Sözcüklerin tümü aynı biçimde işlenmese bile,
ilişkinin içinde kendilerine nasıl bir yer verildiğini
fark edebiliyorlar.
Otizmli bireylerin birinci el anlatılarında tekrar eden ortak tema şudur:
Kişi “orada”dır ama hesaba katılmıyordur
Kişi “insan”dır ama çıktıya indirgeniyordur
Kişi “özne”dir ama vaka gibi konuşuluyordur
Bu bize şunu gösterir:
Otizmli bireyler dışlanmayı kelime kelime değil;
ilişki ilişki,
ton ton,
bakış bakış kaydeder.
Bazen kelimelerin tamamı anlaşılmasa bile,
ilişkideki değer kaybı anlaşılır.
3-“Konuşmuyor” = “Düşünmüyor” varsayımı bilimsel olarak çökmüştür
Gelişim psikoloğu Vikram Jaswal’ın çalışmaları burada önemli bir ayrımı hatırlatır:
Konuşamamak, düşünememek değildir. İfade kapasitesi ile bilişsel kapasite aynı şey değildir.
Ancak yetişkin dünyası hâlâ şu kısa yolu seçer:
Konuşamıyorsa → cevap vermiyorsa → anlamıyordur.
Bu zincir bilimsel değildir.
Ama yetişkinin kontrol ve üstünlük duygusunu korur.
4- Asıl kopukluk nerede? — Double Empathy Problem
Damian Milton’ın ortaya koyduğu Double Empathy Problem, iletişim kopukluğunu tek taraflı okumayı reddeder.
Sorun şudur:
Otizmli bireyler değil;
iki farklı nörolojik dünyanın
birbirini yanlış okuması.
Ama toplum bu karşılıklılığı kabul etmek istemez.
Çünkü kabul ederse şunu da kabul etmek zorunda kalır:
Ben de anlamıyor olabilirim.
İşte bu nokta kırılmadıkça,
anlamıyor cümlesi bir üstten bakma ve
bastırma aracı olarak kullanılmaya devam eder.
Birini ‘anlamıyor’ diye dışarıda bırakmak,
onun kapasitesini değil;
ilişki ahlakını küçültür.
Bu yanılgı yalnızca ailelerde değil;
kimi zaman klinik ve terapötik alanlarda da,
tek taraflı okuma şeklinde tekrar eder.
Mini sahne:
Kendi yanında, kendisi hakkında konuşulan bir çocuk düşün.
Yüzüne bakılmıyor.
Adı geçiyor ama ona dönülmüyor.
Ne düşündüğü sorulmuyor.
Yetişkinler onun hakkında konuşurken,
çocuk o konuşmanın içinde yok.
“Anlamıyor” varsayımının gündelik hayattaki karşılığı
bazen tam olarak budur:
Çocuk oradadır ama hesaba katılmaz.
İyi niyetli profesyonel dil bile fark edilmeden
nesneleştirici bir ilişki üretebilir.
Burada anlatılanlar yalnızca etik ya da duygusal bir mesele değildir.
Tekrarlayan ilişki deneyimleri,
çocuğun sinir sisteminin çevreyi
nasıl okuyacağını da etkiler.
Davranış bazen karakterin değil,
tekrar eden deneyimlerin bedensel kaydıdır.
Burada sinir sistemi açısından önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Sinir sistemi kelimeleri tek tek tartışmaz;
tonu, mimiği, hızı, bakışı ve beklenip beklenmediğini okur.
“Anlamıyor” varsayımı ilişkiye yansıdığında,
bu kanalların tamamında tehdit üretebilir.
5- Bruce Perry’nin çerçevesiyle okuma: Bu maruziyet sinir sisteminde ne yapar?
Bruce Perry’nin gelişimsel nörobiyoloji yaklaşımı, yoğun tehdit altında beynin önceliğinin keşif ve esnek öğrenmeden korunmaya doğru kayabileceğini vurgular.
Ve bazı otizmli çocuklar için şu deneyimler,
tekrarlandıkça güçlü bir tehdit ve stres yüküne dönüşebilir:
Sözlü aşağılanma
Sürekli karşılaştırılma
Yanında kendisi ile ilgili olumsuz konuşulma
Yok sayılma
Yapamadıklarının tekrar tekrar sayılması
Hız, baskı ve düzeltme bombardımanı
Bu tür tekrar eden maruziyetler bazı çocuklarda
savunma sistemlerini daha kolay devreye sokabilir.
Dışarıdan bunun karşılığı kaçınma, mücadele,
donma ya da taşma olarak görülebilir.
Bazen “anlamıyor” sandığımız çocuk,
aslında taşıyamıyordur.
6-Nesneleştirmenin tam burada başlamasının nedeni
Bir çocuğu nesneleştirmek için önce şunu yapmanız gerekir:
Onun iç dünyasını geçersiz saymak.
Zaten anlamıyor.
Farkında değil.
Ne olacak ki?
Bu cümleler çoğu zaman çocuğu anlamayı değil,
yetişkinin işini kolaylaştırır.
Çünkü beklemekten, yeniden anlatmaktan,
başka bir iletişim yolu aramaktan ve
çocuğun itirazını hesaba katmaktan daha kolaydır.
Ve sonra şu olur:
Çocuğun yanında onunla ilgili olumsuz konuşulur
Yapamadıkları sayılır
Sessizliği uyum sanılır
Tepki vermemesi iyileşme diye okunur
Bu noktada çocuk artık özne değildir. Bir durumdur. Bir vakadır. Bir projedir.
Otizmli öz-savunucu Jim Sinclair bu indirgemeyi şöyle reddeder:
◦
Autism isn’t something a person has, or a “shell” a person is trapped inside.Autism is a way of being.
Otizm bir kabuk değildir; bir varoluş biçimidir.
— Jim Sinclair
Tanıklık Dosyasına Giriş
Buraya kadar anlattıklarımız bazılarına yorum gibi gelebilir.
Oysa bu meselenin en güçlü tanıkları,
onu yaşayan insanların kendileridir.
Şimdi sözü onlara bırakalım.
Tanıklık Dosyası
“Anlamadığımızı Sandıkları Yerde Biz Hala Oradaydık”
Naoki Higashida
Naoki Higashida, The Reason I Jump’ta cevap vermekte yaşadığı güçlüğün, soruyu anlamadığı anlamına gelmediğini anlatır.
Soruyu duyabilir, anlayabilir; fakat vereceği cevabı zihninde tutmakta ve onu söze dönüştürmekte zorlanabilir.
Aynı anlatıda, çocuklara yaşlarından küçükmüş gibi konuşulmasının da onları yaralayabileceğini söyler.
Dışarıdan görünen cevap yokluğuyla, içerideki anlama kapasitesi aynı şey değildir.
Tito Rajarshi Mukhopadhyay
Tito, çocukluğunda doktorların ve yetişkinlerin kendisi hakkında yaptıkları konuşmaları duyduğunu anlatır.
Konuşamaması ve bedenini beklenen biçimde kullanamaması, çevresindeki insanların onun zihinsel kapasitesi hakkında ağır varsayımlarda bulunmasına yol açmıştır.
Oysa yıllar sonra yazıyla kurduğu iletişim, dışarıdan görünen beden ile içeride devam eden düşünce dünyasının birbirinden ne kadar farklı olabileceğini gösterecektir.
Çocuk konuşmanın dışında bırakılmıştı;
ama konuşulanların dışında değildi.
Lisa Vallado
Konuşmayan otizmli öz-savunucu Lisa Vallado, kendisine soru sorulduğunda cevap verememesinin insanların onun bilişsel olarak yetersiz olduğunu düşünmesine yol açtığını anlatır.
Fakat anlattığı en ağır deneyimlerden biri bundan da çarpıcıdır:
İnsanların, sanki kendisi orada değilmiş gibi
yanında kendisi hakkında konuşmaları.
Çocuk odadadır.
Konuşulan kişi odur.
Ama konuşmanın öznesi değildir.
Bazen “anlamıyor” varsayımının en ağır sonucu,
çocuğun ne bildiğinin yanlış değerlendirilmesi değil;
varlığının hesaba katılmamasıdır.
Jim Sinclair
Otizmli öz-savunuculuk tarihinin önemli metinlerinden Don’t Mourn for Us’ta Jim Sinclair, otizmi kişinin içinden çıkarılması gereken ayrı bir şey gibi görmeye açık biçimde karşı çıkar.
◦
“Autism is a way of being.”
“Otizm bir varoluş biçimidir.”— Jim Sinclair
Sinclair’in itirazı yalnızca kullanılan kelimelere değildir.
Çocuğu, içeride bir yerde saklanan “gerçek çocuk” ile
onun önünde duran “otizm” olarak ikiye ayıran bakışadır.
Çünkü böyle baktığımızda
karşımızdaki insanı anlamaya çalışmak yerine,
ondan başka bir insan çıkarmaya çalışmaya başlayabiliriz.
Tanıklık Dosyası İmzası
Bu anlatıların kişileri, yaşam öyküleri ve iletişim biçimleri birbirinden farklıdır.
Ama hepsinin önümüze koyduğu ortak bir uyarı vardır:
Dışarıdan gördüğümüz ifade kapasitesi,
içeride olup bitenin tamamını göstermez.
Konuşmamak, cevap verememek, geri çekilmek ya da beklediğimiz biçimde tepki vermemek; içeride düşünce, farkındalık ve yaşanan bir dünya olmadığı anlamına gelmez.
Ve belki daha önemlisi:
Bir çocuğun ne kadar anladığından emin olmadığımız yerde, yapılabilecek en güvenli şey daha az saygı göstermek değil; daha fazla saygı göstermektir.
Çünkü yanılıyorsak, bunun bedelini çocuk öder.
Bu noktadan sonra değişim bir anda olmaz.
Önce çocuk daha az denemeye başlar.
Sonra hata yapabileceği durumlardan kaçınır. Sonra yardım istememeyi öğrenir.
Sonra anlatmayı bırakır.
En son, anlaşılma ihtiyacını bırakır.
Bir süre sonra yetişkin şunu fark eder:
çocuk artık daha sorunsuzdur.
Daha az itiraz eder.
Daha az talep eder.
Daha az görünür.
Ve çoğu zaman bu, iyileşme sanılır.
Oysa bazen gördüğümüz şey
iyileşme değil, vazgeçiştir.
Peki bütün bunlar günlük hayatta nasıl görünür?
Dışarıdan “davranış” diye gördüğümüz şeyin
ne kadarı, çocuğun yaşadığı ilişki iklimine verdiği yanıttır?
Burada Ross Greene’in yaklaşımı önemli bir pusula sunar:
◦
Children do well if they can.
Çocuklar yapabiliyorsa yapar; yapamıyorsa zorlanıyordur.
— Ross Greene
Bütün bunların günlük hayattaki karşılığı
her çocukta aynı görünmez.
Çocuk yalnızca o anda olanlara
tepki vermiyor olabilir;
tekrar eden deneyimlere göre
kendisini korumanın bir yolunu da
geliştirmiş olabilir.
Bu nedenle dışarıdan gördüğümüz davranışla,
çocuğun o davranışın içinde ne yaşadığını
birbirinden ayırmak gerekir.
TABLO 1 — “Anlamıyor” Varsayımı İlişkide Ne Yaratır?
Yaşanan ilişki | Çocukta yerleşebilecek mesaj | Dışarıdan görünen |
Yanında kendisi hakkında konuşulması | “Ben hesaba katılmıyorum.” | Geri çekilme, gerilme, iletişimin azalması |
Sürekli düzeltilme | “Hata yapmak tehlikeli.” | Denemekten kaçınma, kaygı |
Yerine karar verilmesi | “Benim sinyalimin önemi yok.” | Pasif uyum, karşı koyma ya da geri çekilme |
Sessizliğin övülmesi | “Görünmez olmak daha güvenli.” | Aşırı uyum, silikleşme |
Yapamadıklarının sürekli sayılması | “Ben eksiklerimden ibaretim.” | Kendini geri çekme, hata korkusu |
TABLO 2 — Görünen Davranış Her Zaman Aynı Anlama Gelmez
Dışarıdan görünen | Sıklıkla yapılan yorum | Olası başka okuma |
Sessizlik | “Uyumlu, sakin.” | Donma, geri çekilme, yükten kaçınma |
Kaçınma | “İstemiyor.” | Aşırı yük, kaygı, öngörülemezlik |
Patlama | “Öfkeli, davranış problemi var.” | Birikmiş stresin boşalması, taşma |
Seanslarda idare edip evde dağılma | “Seans çok iyi geçti.” | Çocuk seans boyunca kendini tutmuş olabilir |
Aşırı uyum | “Çok güzel ilerledi.” | İtirazı bırakma, görünmezleşme, performansa uyum |
Yeni beceriden uzaklaşma | “Öğrenmek istemiyor.” | Hata korkusu veya öğrenmenin bedelinden kaçınma |
Davranışın azalması tek başına
iyileşmeyi kanıtlamaz.
Asıl soru şudur:
Çocuk daha mı güvende,
daha mı işlevsel,
kendisini daha mı rahat gösterebiliyor?
Mona Delahooke’un yaklaşımı da davranışı yalnızca ortadan kaldırılacak bir belirti olarak değil, çocuğun fizyolojik ve ilişkisel durumuyla birlikte değerlendirmeyi önerir.
Davranışı susturmadan önce,
çocuğun neye ihtiyaç duyduğunu
anlamak gerekir.
Tanıklıklar Sinir Sistemi Diliyle Ne Söylüyor?
Bir çocuk defalarca anlaşılmadığını yaşadığında
değişen ilk şey davranışı değildir.
Beklentisidir.
Artık anlaşılmayı değil, zarar görmemeyi hedefler.
“Anlamıyor” varsayımına aşağılama, dışlama, karşılaştırma, yok sayma ve sürekli düzeltme de eşlik ettiğinde mesele artık tek bir cümle olmaktan çıkar.
Bir ilişki iklimine dönüşür.
Ve bu iklimin çocukta bırakabileceği
en ağır mesajlardan biri şudur:
Sen özne değilsin; senin iç dünyan hesaba katılmıyor.
Değersizlik yalnızca söylenen sözlerden doğmaz.
İnsan, tekrar tekrar hesaba katılmadığında da
kendi değerini sorgulamaya başlayabilir.
Ve çocuk için ilişki giderek
iki sorunun etrafında örgütlenebilir:
Burada güvende miyim?
Burada benim bir değerim var mı?
Tekrar Eden Deneyim Bedende Nasıl Karşılık Bulur?
Bruce Perry’nin gelişimsel çerçevesinin önemli hatırlatmalarından biri, gelişen beynin tekrar eden deneyimlere uyum sağlamasıdır.
Çocuk bunu bilinçli olarak seçmez.
Tekrar eden sosyal ve ilişkisel yük karşısında
korunma tepkileri giderek daha kolay devreye girebilir.
Bunu üç farklı deneyim üzerinden düşünelim:
A) “Sosyal tehdit” (aşağılama, dışlama, utanç)
Çocukta yerleşebilecek mesaj: “İlişki = risk”
Sonuç:
sosyal ortamda artmış tetikte olma (yüz ifadesi, ses tonu ve diğer sosyal ipuçlarını sürekli izleme),yanlış yaparsam rezil olurum alarmı, geri çekilme ya da taşma.
B) “Kontrol kaybı” (yerine konuşulma, yok sayılma, kararların üzerinden alınması)
Çocukta yerleşebilecek mesaj: “Benim sinyalim işe yaramıyor.”
Olası karşılık:
daha az girişimde bulunma,
geri çekilme,
pasif uyum ya da bazı durumlarda donma benzeri tepkiler.
Dışarıdan uyum gibi görünen şey,
içeride her zaman rahatlama anlamına gelmeyebilir.
Bu noktada bazı çocuklar
daha sakin, daha sessiz, hatta
daha “uyumlu” görünmeye başlayabilir.
Ama bazen bu sakinlik
regülasyon değil; geri çekilmedir.
Bazen uyum sandığımız şey,
vazgeçmenin başlangıcıdır.
C) “Too much, too fast, too soon” iklimi — hız, baskı, sürekli düzeltme
Çocukta yerleşebilecek mesaj:
“Yaklaşmak yük demek.”
Böyle bir ortamda çocuk yakınlıktan kaçınabilir,
daha kolay taşabilir ya da
kendisini geri çekebilir.
Ve öğrenme sürüyor gibi görünürken,
bedel bazen seansın dışında ortaya çıkar:
uykuda, iştahta, bedensel gerginlikte
ya da evdeki taşmalarda.
Bu deneyimler tekrarlandığında
çocuğun dikkati öğrenme ve keşiften
giderek kendini korumaya kayabilir.
Dışarıdan “inat”, “umursamazlık” ya da
“kopukluk” gibi görünen şeyin içinde
bazen yoğun bir yük yönetimi vardır.
Ve o zaman yalnızca davranışa bakmak,
çocuğun asıl mücadelesini gözden kaçırır.
“Anlamıyor” Varsayımı İlişkinin Dilini Nasıl Değiştirir?
Stephen Porges’in nörosepsiyon kavramı, bedenin bilinçli değerlendirmeden önce çevredeki güven ve tehlike ipuçlarına duyarlı olabileceğini anlatan bir çerçeve sunar.
“Anlamıyor” varsayımı ise gündelik ilişkide
çok somut biçimlerde görünür olabilir:
daha acele ya da sert bir ton,
cevap için daha az beklemek,
daha az açıklama yapmak,
çocuğun yanında onun hakkında konuşmak,
itirazını veya rahatsızlığını daha az hesaba katmak.
Bunların çoğu bilinçli olarak yapılmaz.
Ama çocuk için önemli olan yalnızca
yetişkinin ne amaçladığı değil,
ilişkinin içinde tekrar tekrar ne yaşadığıdır.
Bu yüzden dışarıdan “iş birliği yapmıyor” diye
gördüğümüz davranışın içinde
bazen kendini koruma çabası da olabilir.
Bunlar kâğıt üzerinde kavramdır. Çocuğun hayatında ise yaşantıdır.
Asıl Kopukluk Nerede?
Bir ilişki kopukluğu yaşandığında
yetişkin zihni hızla şu sonuca gider:
Anlatıyorum ama anlamıyor.
Ama iletişim kopukluğunda gözden kaçan ihtimallerden biri şudur:
İki taraf da birbirini anlayamıyordur — yalnızca biri konuşabiliyordur.
Bu neyi değiştirir?
Çocuk anlamıyor yerine:
Biz ortak anlam köprüsü kuramadık.
Bu küçük farkın büyük bir sonucu vardır:
Sorun bütünüyle çocuğa yüklendiğinde
yetişkinin kendine bakması gerekmez.
Ama ilişki kaybolur.
İletişim sorumluluğunu karşılıklı gördüğümüzde
yetişkinin işi zorlaşır.
Ama ilişki tam da burada başlar.
Çünkü bütün eksikliği çocuğa yüklediğimizde,
onu anlamanın yollarını aramak yerine
davranışını yönetmeye başlamamız çok kolaylaşır.
Bu İklimde Çocuk ne Öğrenir?
Örnek sahne:
Etkinlik dağıtılıyor.
Öğretmen yardımcıya dönüp:
“Ona verme, zorlanır.”
diyor.
Çocuk deneme fırsatını bile yaşamadan bırakılıyor.
Bir süre sonra gerçekten daha az denemeye başlıyor.
Çünkü artık yalnızca başarısızlıktan değil,
baştan silinmekten kaçınıyor.
1- Ortamı taramak
Çocuk bir süre sonra yalnızca öğrenmeye odaklanmaz;
çevresindeki insanları da sürekli kollamaya başlayabilir:
Kim bana yükleniyor?
Ne zaman küçümseneceğim?
Ne zaman hakkımda karar verilecek?
Dışarıdan “dikkati dağınık” görünen çocuk,
bazen çevreyi herkesten fazla tarıyordur.
2- Hata yapmaktan kaçınmak
Sürekli düzeltilen, yetersizliği hatırlatılan ya da
daha denemeden yapamayacağı varsayılan çocuk için
denemek giderek riskli hâle gelebilir.
Yeni bir beceriden uzaklaşması her zaman
öğrenmek istemediği anlamına gelmez.
Bazen çocuk öğrenmeyi değil,
öğrenmenin bedelini reddeder.
3- Yakınlığı düzeltmeyle eşleştirmek
İlişki sürekli talep, düzeltme ve değerlendirmeyle eşleştiğinde yakınlık bile yeni bir beklentinin habercisi gibi yaşanabilir.
Bazı çocuklar uzaklaşarak korunur.
Bazıları kusursuz görünerek.
Bu tablo “otizmin kendisi” değildir.
Çocuğun nörogelişimsel özelliklerinin üzerine
binen ilişki iklimi de bu davranışların biçimini etkileyebilir.
Ve bu yüzden değişmesi gereken ilk şey
bazen davranış değil,
çocuğun içinde yaşadığı anlamdır.
Burada tek bir neden–sonuç formülünden söz etmiyoruz.
Aynı deneyim her çocukta aynı sonucu doğurmaz.
Ama tekrar eden ilişki iklimi,
çocuğun dünyayı ve kendisini
nasıl deneyimleyeceğini etkileyebilir.
⬛ Mühür
Otizmli bireylerin “anlamadığını” varsaymak,
çoğu zaman onların değil;
bizim ilişki kurma kapasitemizin sınırıdır.
Ve belki de en zor gerçek şudur:
Bir çocuğu “anlamıyor” diye küçümsemek,
onu değil; kendimizi rahatlatır.
Ama bedelini çocuk öder.
Ve bu bedel yalnızca birkaç zor çocukluk yılı değildir.
Çocuğu yıllarca hayata hazırlayıp,
hayatın dışında bırakmak da mümkündür.
Çünkü bir çocuğa sürekli ne yapamadığını öğretirsek, bir gün karşımıza yapabileceklerini denemekten vazgeçmiş bir çocuk çıkabilir.
Bu yüzden mesele hassasiyet değildir.
Bir çocuğun kendini nasıl göreceğinin zemini,
çoğu zaman kendisine nasıl bakıldığını duymasıyla oluşur.
Kapanış
Bu yazı boyunca “anlamıyor” varsayımının
yalnızca yanlış bir değerlendirme olmadığını gördük.
Çünkü bazı varsayımlar yalnızca
gerçeği yanlış tarif etmez;
ilişkiyi de değiştirir.
Bu noktada küçük ama
çok insani bir parantez açmak gerekir.
Aileler olarak bizler de
bazen tükenmişlikte, çaresizlikte ya da yalnızlıkta;
farkında olmadan çocuklarımızın sinir sistemini
alarma geçirebilecek cümleler kurabiliriz.
Ama çocuk bunu refleks olarak yaşamaz.
Gerçek olarak yaşar.
Aynı şekilde, terapötik alanlarda da nasılsa anlamıyor dili
fark edilmeden yerleşebilir —ve bu dil, iyi niyetli olsa bile
bedende ağır izler bırakabilir.
Çünkü çocuk söylenen kelimeleri değil,
kendisi için ayrılan yeri öğrenir.
Bir noktadan sonra mesele iletişim değildir.
Mesele kim sayıldığını öğrenmektir.
Ve bazı çocuklar çok erken yaşta şunu öğrenir:
Konuşamasam da hakkımda konuşulur.
Anlatamasam da yerime karar verilir.
İtiraz etmesem daha kolay kabul edilirim.
Bir sonraki yazıda tam olarak şunu konuşacağız:
Hangi söz, hangi ton, hangi mimik sinir sisteminde neyi tetikler?
Ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz neden belirleyicidir?
Ve çocukları koruyan, özne tutan dil pratikte nasıl kurulur?
Bir sonraki adım net:
Davranışı değil, onu şekillendiren deneyimi okumayı öğrenmek.
Çünkü bazen bir çocuğu değiştirmeye çalıştığımız yerde
aslında onun yaşadığı ilişkiyi değiştirmemiz gerekir.
Faydalanılan Kaynaklar & Okuma Notları
Aşağıda yer alan isimler ve çalışmalar; otizmde iletişim ve bilişsel kapasitenin değerlendirilmesi, konuşmayan otizmli bireylerde ifade farklılıkları, güven–tehdit sistemleri, tekrar eden ilişkisel deneyimlerin gelişen sinir sistemi üzerindeki etkileri, davranışın farklı nedenleri, nesneleşme–özneleşme, ilişkisel güven ve otizmli bireylerin birinci kişi anlatıları açısından bu yazının kuramsal, klinik ve insani zeminini oluşturan temel kaynakları temsil etmektedir.
Bu metin bir akademik derleme değildir. Farklı disiplinlerde üretilmiş bilgilerin; otizmli çocuğu yalnızca dışarıdan görünen konuşması, davranışı, performansı ya da uyumu üzerinden değil, iletişim biçimi, duyusal ve bedensel deneyimi, regülasyon kapasitesi, bilişsel potansiyeli ve içinde kendisine nasıl bir yer verildiğiyle birlikte anlamaya çalışan bütüncül bir çerçevede bir araya getirilmesi çabasıdır.
Bu yazının temel sorusu şudur:
Bir çocuk beklediğimiz biçimde konuşmuyor, cevap vermiyor ya da tepki göstermiyorsa; gerçekten anlamadığını mı biliyoruz, yoksa dışarıdan görebildiğimiz ifade biçiminden içerideki kapasite hakkında bir sonuca mı varıyoruz?
1. Deneyim – tehdit – gelişen sinir sistemi
Bruce D. Perry
Çocuk psikiyatristi ve araştırmacı
The Boy Who Was Raised as a DogWhat Happened to You?
• Erken ve tekrar eden deneyimlerin gelişmekte olan beyin, stres yanıt sistemleri ve davranış örüntüleri üzerindeki etkilerini ele alan nörogelişimsel yaklaşım.
• Yoğun ya da tekrar eden tehdit altında organizmanın önceliğinin keşif, sosyal bağlantı ve esnek öğrenmeden korunmaya doğru kayabileceğini anlamaya yardımcı olan klinik çerçeve.
• Yazıdaki aşağılama, yok sayılma, sürekli düzeltilme, kontrol kaybı ve ilişkisel baskının yalnızca “duygusal” olaylar olarak değil, çocuğun mevcut fizyolojik durumunu etkileyebilecek deneyimler olarak değerlendirilmesi yaklaşımının temel kaynak hatlarından biridir.
• Davranışın yalnızca çocuğun niyeti üzerinden değil, gelişimsel öykü, mevcut durum ve tekrar eden deneyimlere verilen uyumsal yanıtlar üzerinden okunmasını destekler.
Bruce S. McEwen
Nöroendokrinolog ve stres araştırmacısı
• Allostaz ve allostatik yük çalışmalarıyla organizmanın tekrar eden çevresel taleplere uyum sağlama çabasının zaman içinde oluşturabileceği fizyolojik maliyeti açıklayan temel bilimsel çerçevelerden birini geliştirmiştir.
• Tek bir stresli olaydan çok, tekrar eden stres örüntülerinin ve toparlanma fırsatlarının önemini anlamaya yardımcı olur.
• Yazıdaki ilişki ikliminin tekrarlandığında yalnızca o ana ait bir deneyim olarak kalmayabileceği düşüncesinin biyolojik arka planına katkı sağlar.
2. Güven – nörosepsiyon – otonom durum
Stephen W. Porges
Psikolog ve sinirbilim araştırmacısı
The Polyvagal TheoryThe Pocket Guide to the Polyvagal Theory
• Polyvagal teori ve nörosepsiyon (neuroception) kavramı üzerinden güven ve tehlike ipuçlarının otonom sinir sistemiyle ilişkisini ele alır.
• Ses tonu, yüz ifadesi, tempo, mesafe ve sosyal etkileşim gibi kişilerarası ipuçlarının fizyolojik durumla ilişkisini tartışır.
• Yazıdaki “çocuk önce ne dediğimizi değil, yanında nasıl hissettirdiğimizi anlar” düşüncesinin kuramsal zeminlerinden birini oluşturur.
• Yetişkinin niyeti iyi olsa bile, ilişkinin çocuk tarafından nasıl deneyimlendiğinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiği yönündeki yazının temel yaklaşımını destekler.
3. Otizm – iletişim – ifade kapasitesi ve bilişsel kapasite
Vikram K. Jaswal
Gelişim psikoloğu ve araştırmacı
• Özellikle konuşmayan veya minimal konuşan otizmli bireylerin bilişsel ve iletişimsel kapasitelerinin nasıl değerlendirildiğine ilişkin araştırmalarıyla bu yazının önemli bilimsel kaynaklarından biridir.
• Konuşma üretimindeki güçlüğün doğrudan düşünce, farkındalık veya anlama yokluğu olarak yorumlanmaması gerektiği yönündeki araştırma hattına katkı sağlar.
• Yazıdaki ifade kapasitesi ile bilişsel kapasitenin aynı şey olmadığı ayrımının bilimsel zeminini destekler.
• Çocuğun beklenen biçimde cevap vermemesinden hareketle kapasitesi hakkında kesin bir sonuca varmanın taşıdığı metodolojik ve etik sorunları görünür kılar.
Damian Milton
Otizmli araştırmacı ve sosyolog
The Double Empathy Problem
• otizmli ve otizmli olmayan kişiler arasındaki iletişim güçlüklerinin yalnızca otizmli bireyin sosyal veya iletişimsel “eksikliği” üzerinden açıklanmasına karşı çıkan yaklaşımı geliştirmiştir.
• Farklı deneyim ve iletişim dünyalarına sahip insanların birbirlerini karşılıklı olarak yanlış okuyabileceğini vurgular.
• Yazıdaki:
“Çocuk anlamıyor” yerine:“Biz ortak anlam köprüsü kuramadık.”
ayrımının temel kuramsal kaynaklarından biridir.
• İletişim sorumluluğunun bütünüyle çocuğa yüklenmesinin yetişkinin kendi iletişim biçimini sorgulama gereğini görünmez kılabileceğini anlamaya yardımcı olur.
4. Davranış – regülasyon – çocuğun iç durumunu okumak
Mona Delahooke
Klinik psikolog
Beyond Behaviors: Using Brain Science and Compassion to Understand and Solve Children’s Behavioral Challenges
• Davranışı yalnızca ortadan kaldırılması gereken dışsal bir problem olarak değil; fizyolojik durum, stres, duyusal farklılıklar ve ilişkisel bağlamla birlikte değerlendiren yaklaşım.
• Dışarıdan sakin, sessiz veya uyumlu görünen bir çocuğun mutlaka içsel olarak düzenlenmiş olduğu sonucuna varılmaması gerektiğini hatırlatan klinik perspektif.
• Yazıdaki:
“Davranışın azalması tek başına iyileşmeyi kanıtlamaz.”
düşüncesinin önemli klinik kaynak hatlarından biridir.
• Davranışa müdahale etmeden önce davranışın çocuk açısından hangi işlevi taşıdığının ve hangi fizyolojik durum içerisinde ortaya çıktığının araştırılmasını destekler.
Ross W. Greene
Klinik psikolog
The Explosive ChildRaising Human Beings
• Zorlayıcı davranışları yalnızca motivasyon, itaatsizlik veya çocuğun “istememesi” üzerinden değil; henüz gelişmemiş beceriler ve çözülmemiş problemler üzerinden değerlendiren Collaborative & Proactive Solutions (CPS) yaklaşımının geliştiricisidir.
• “Kids do well if they can” yaklaşımı, çocuğun zorlandığı yerde önce kapasite, koşullar ve karşılanmamış ihtiyaçların araştırılmasını önerir.
• Yazıdaki “öğrenmek istemiyor”, “iş birliği yapmıyor”, “inat ediyor” gibi yorumların arkasındaki olası başka nedenleri araştırma yaklaşımını destekler.
5. Nesneleşme – öznellik – insanı çıktıya indirgemek
Martha C. Nussbaum
Felsefeci
Objectification
• Nesneleştirmeyi kişinin özerkliğinin, öznelliğinin ve insani deneyiminin araçsal işlevler uğruna geri plana itilmesi gibi farklı boyutlarıyla ele alan temel felsefi çalışmalardan biridir.
• Bir insanın iç dünyasının, iradesinin veya öznel deneyiminin hesaba katılmaması ile nesneleştirme arasındaki ilişkiyi kavramsallaştırmaya yardımcı olur.
• Yazıdaki çocuğun:
“Bir insan” → “bir durum” → “bir vaka” → “bir proje”
hâline getirilmesine yönelik eleştirinin kavramsal arka planına katkı sağlar.
• Özellikle çocuğun yanında onun hakkında konuşulması, yerine karar verilmesi ve davranış çıktısının iç deneyimin önüne geçirilmesi bölümleriyle ilişkilidir.
Peter Fonagy & Mary Target
Psikanalist / klinik psikolog
Mentalization / Reflective Functioning
• Davranışın arkasında düşünceler, duygular, niyetler, beklentiler ve ihtiyaçlardan oluşan bir iç dünya bulunduğunu anlamaya yönelik mentalizasyon yaklaşımı.
• Başka bir insanın davranışını yalnızca dışarıdan görünen biçimi üzerinden değil, “onun içinde ne oluyor olabilir?” sorusuyla değerlendirmeyi destekler.
• Yazıdaki çocuğu davranışın nesnesi olmaktan çıkarıp iç dünyası bulunan bir özne olarak yeniden görme yaklaşımına psikolojik bir arka plan sağlar.
6. Öğrenilmiş çaresizlik – kontrol – tekrar eden deneyim
Martin E. P. Seligman ve çalışma arkadaşları
Psikolog / araştırmacılar
Learned Helplessness
• Kişinin davranışlarının sonucu üzerinde etkisinin bulunmadığını tekrar tekrar deneyimlemesinin daha sonraki girişim, motivasyon ve kontrol davranışları üzerindeki etkilerini araştıran temel deneysel çerçeve.
• Yazıdaki yerine konuşulma, kararların çocuğun üzerinden alınması ve “benim sinyalim işe yaramıyor” deneyiminin tekrar etmesi bölümlerine kavramsal bir arka plan sağlar.
• Buradaki bağlantı, her pasif veya sessiz davranışın “öğrenilmiş çaresizlik” olduğu anlamına gelmez; kavram, tekrar eden kontrol kaybının olası sonuçlarını anlamaya yardımcı olan bir çerçeve olarak kullanılmaktadır.
7. Otizm deneyimi – birinci kişi tanıklıkları
Bu kaynaklar, otizmin yalnızca dışarıdan gözlenen davranışlar üzerinden değil, otizmli bireylerin kendi iletişimsel, duyusal, bedensel ve ilişkisel deneyimleri üzerinden de anlaşılması gerektiğini hatırlatan önemli bir kaynak hattıdır.
Bu bölümde birinci kişi anlatıları bilimsel araştırmaların yerine değil; dışarıdan yapılan gözlemin göremeyebileceği öznel deneyimi görünür kılan tanıklıklar olarak kullanılmıştır.
Naoki Higashida
Otizmli yazar
The Reason I Jump
• Sözel yanıt üretmekte yaşanan güçlüğün, soruyu anlamamakla aynı şey olmayabileceğini kendi deneyimi üzerinden anlatır.
• Düşünceyi söze dönüştürme, yanıtı zihinde tutma ve beklenen zamanda ifade etme güçlüklerinin dışarıdan yanlış yorumlanabileceğini görünür kılar.
• Otizmli çocuklara yaşlarından küçükmüş gibi konuşulmasının kişi tarafından nasıl deneyimlenebileceğine ilişkin önemli bir birinci kişi perspektifi sunar.
• Yazıdaki dışarıdan görünen cevap yokluğu ile içerideki anlama kapasitesini birbirine eşitlememe yaklaşımını içeriden destekler.
Tito Rajarshi Mukhopadhyay
Otizmli yazar ve şair
The Mind Tree ve otobiyografik anlatıları
• Konuşma, beden ve motor ifade güçlükleri nedeniyle zihinsel kapasitesinin dışarıdan yanlış değerlendirildiği çocukluk deneyimlerini aktarır.
• Çevresindeki yetişkinlerin kendisi hakkında yaptıkları değerlendirmelerin farkında olabildiğini gösteren anlatıları, konuşmayan bir çocuğun yanında yapılan konuşmaların etik önemini görünür kılar.
• Dışarıdan görünen beden ile içeride devam eden düşünce dünyasının birbirinden farklı olabileceğini hatırlatan önemli bir birinci kişi kaynağıdır.
Lisa Vallado
Konuşmayan otizmli öz-savunucu
• Cevap verememesinin çevresindeki insanlar tarafından bilişsel yetersizlik olarak yorumlanabildiğini kendi deneyimi üzerinden anlatır.
• İnsanların yanında, sanki kendisi orada değilmiş gibi kendisi hakkında konuşmalarını ağır bir deneyim olarak aktarır.
• Yazıdaki:
“Çocuk odadadır. Konuşulan kişi odur. Ama konuşmanın öznesi değildir.”
meselesine doğrudan birinci kişi perspektifi sağlar.
• “Anlamıyor” varsayımının yalnızca bilişsel kapasite hakkında yanlış bir yargı değil, kişinin ilişkinin öznesi olmaktan çıkarılması sonucunu da doğurabileceğini görünür kılar.
Jim Sinclair
Otizmli aktivist ve yazar
Don’t Mourn for Us
• Otizmi kişinin taşıdığı ayrı bir nesne veya içinden kurtarılması gereken bir “kabuk” olarak değerlendiren anlayışa karşı çıkar.
• “Autism is a way of being.” ifadesiyle otizmi kişinin dünyayı deneyimleme biçiminden tamamen ayrı düşünmeme yönünde güçlü bir öz-savunuculuk perspektifi sunar.
• Otizmli bireyi müdahalenin nesnesi değil, kendi deneyimi ve perspektifi bulunan bir insan olarak görme gereğini vurgular.
• Yazının nesneleşme–özneleşme ve “çocuğun içinde başka bir çocuk aramamak” eksenine birinci kişi perspektifinden önemli katkı sağlar.
8. Kurumsal ve klinik çerçeveler
American Academy of Pediatrics
• Otizmli çocukların değerlendirme ve destek süreçlerinde iletişim, gelişim, davranış, işlevsellik, eşlik eden durumlar ve aile bağlamının birlikte ele alınmasına ilişkin klinik çerçeveler.
• Çocuğun yalnızca tek bir davranışı veya tek bir iletişim biçimi üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini destekleyen geniş klinik yaklaşım.
National Institute for Health and Care Excellence (NICE)
Autism spectrum disorder in under 19s: support and management
• Otizmli çocuk ve gençlerde zorlayıcı davranışların değerlendirilmesinde iletişim güçlükleri, fiziksel sağlık, çevresel faktörler, duyusal ortam ve sosyal koşullar gibi farklı etkenlerin araştırılmasını öneren kanıta dayalı klinik rehber.
• Yazıdaki davranışın biçiminden nedenini otomatik olarak çıkarmama yaklaşımına önemli bir kurumsal referans sağlar.
Center on the Developing Child at Harvard University
• Erken ve tekrar eden deneyimlerin gelişmekte olan beyin ve biyolojik sistemlerle ilişkisine dair araştırma temelli çerçeveler.
• Uzun süreli stres aktivasyonu ile destekleyici yetişkin ilişkilerinin gelişimsel etkilerini anlamaya yönelik bilimsel kaynaklar.
• Yazıdaki ilişki deneyimi – stres sistemi – gelişim bağlantısına daha geniş bir gelişimsel çerçeve sağlar.
National Child Traumatic Stress Network (NCTSN)
• Çocukluk çağı travmatik stresinin duygu, davranış, ilişki ve gelişim üzerindeki olası etkilerine ilişkin araştırma ve klinik kaynaklar.
• Çocuk davranışının stres ve yaşantı bağlamından bağımsız değerlendirilmemesi gerektiğini destekleyen kurumsal kaynak hattı.
Neurosequential Network / Neurosequential Model
• Bruce Perry'nin çalışmalarından gelişen; çocuğun mevcut işlevini gelişimsel öykü, fizyolojik durum ve sinir sistemi organizasyonu bağlamında değerlendirmeye çalışan klinik ve eğitimsel çerçeve.
• Regülasyon, ilişki ve daha üst düzey bilişsel talepler arasındaki gelişimsel sıralamaya dikkat çeker.
• Yazıdaki davranıştan önce durumu, durumdan önce deneyimi okuma yaklaşımıyla ilişkilidir.
ZERO TO THREE
• Erken çocuklukta bakım veren–çocuk ilişkileri, sosyal-duygusal gelişim ve birlikte düzenlenme üzerine araştırma temelli klinik ve eğitimsel kaynaklar.
• Çocuğun gelişiminin yalnızca bireysel beceriler üzerinden değil, ilişkisel çevresi içerisinde değerlendirilmesini destekleyen kurumsal çerçevelerden biridir.



Yorumlar