5-Gerçekten Anlamıyorlar mı?
Güncelleme tarihi: 13 Eyl
“Anlamıyor” yaklaşımının görünmeyen bedeli
“Anlamıyor” Demek Bir Yorum Değil, Bir İlişki Kararıdır.
Otizmli bireylere yönelik en yaygın, en sessiz ve en yıkıcı varsayım şudur:
“Anlamıyorlar.”
Bu cümle çoğu zaman masum bir tespit gibi söylenir.
Oysa “anlamıyor” dediğimiz anda,
yalnızca çocuğun kapasitesi hakkında
bir varsayımda bulunmayız.
Ona nasıl davranabileceğimizin
sınırlarını da değiştirmeye başlarız.
Bu noktada mesele yalnızca iletişim değildir.
Mesele, kimin anlayan;
kimin hakkında karar verilen kişi olduğudur.
Ve tam da burada, yazının kilidi şudur:
“Anlamıyor” cümlesi yalnızca bir yorum değil;
çoğu zaman bir ilişki kararıdır.
Çocuğu ilişkinin öznesi olmaktan çıkarır;
yetişkine onun adına düşünme,
konuşma ve karar verme hakkını kolayca verir.
Çünkü birinin ne kadar anladığına dair verdiğimiz karar, ona ne kadar açıklama yapacağımızı, ne kadar bekleyeceğimizi, ne kadar söz hakkı tanıyacağımızı ve onun yerine ne kadar konuşacağımızı da belirler.
Bu yazı, tam da bu ilişki kararını görünür kılmak içindir.
1-“Anlamıyor” dediğimizde neyi gözden kaçırıyoruz?
Otizmde konuşma, ifade, işlemleme süresi, bağlam, duyusal yük ve motor planlama birbirinden farklı biçimlerde etkilenebilir.
Bu yüzden bir çocuğun
bize ne kadar cevap verebildiğinden,
ne kadar anladığını doğrudan çıkaramayız.
Ancak yetişkin dünyası için bu farkla yüzleşmek zordur.
Çünkü şu soruyu doğurur:
Ya sorun çocukta değil, benim kurduğum dildeyse?
Bu soru rahatsız edicidir.
Bu yüzden çoğu zaman bastırılır ve yerine şu varsayım konur:
Zaten anlamıyor.
Bu varsayım yetişkini rahatlatır.
Çocuğu ise nesneleştirir.
Çünkü “anlamıyor” dediğimiz anda,
onu anlamak için daha fazla çaba göstermek yerine
ondan daha az şey beklemeye başlayabiliriz.
2-Otizmli bireyler sözlü aşağılanmayı, dışlanmayı ve yok sayılmayı fark eder mi?
Birçok otizmli bireyin birinci el anlatısı bize çok açık bir şey gösteriyor:
Sözcüklerin tümü aynı biçimde işlenmese bile,
ilişkinin içinde kendilerine nasıl bir yer verildiğini
fark edebiliyorlar.
Otizmli bireylerin birinci el anlatılarında tekrar eden ortak tema şudur:
Kişi “orada”dır ama hesaba katılmıyordur
Kişi “insan”dır ama çıktıya indirgeniyordur
Kişi “özne”dir ama vaka gibi konuşuluyordur
Bu bize şunu gösterir:
Otizmli bireyler dışlanmayı kelime kelime değil;
ilişki ilişki,
ton ton,
bakış bakış kaydeder.
Bazen kelimelerin tamamı aynı biçimde işlenmese bile,
ilişkide kendisine nasıl bir yer verildiği fark edilebilir.
3-“Konuşmuyor” = “Düşünmüyor” varsayımı bilimsel olarak savunulamaz
Gelişim psikoloğu Vikram Jaswal’ın çalışmaları burada önemli bir ayrımı hatırlatır:
Konuşamamak, düşünememek değildir. İfade kapasitesi ile bilişsel kapasite aynı şey değildir.
Ancak yetişkin dünyası hâlâ şu kısa yolu seçer:
Konuşamıyorsa → cevap vermiyorsa → anlamıyordur.
Bu zincir bilimsel değildir.
Ama yetişkinin kontrol ve üstünlük duygusunu korur.
4- Asıl kopukluk nerede? — Double Empathy Problem
Damian Milton’ın ortaya koyduğu Double Empathy Problem, iletişim kopukluğunu tek taraflı okumayı reddeder.
Sorun yalnızca otizmli bireyin iletişiminde değildir.
Kopukluk iki taraflıdır:
iki farklı deneyim dünyası birbirini yanlış okuyabilir.
Ama toplum bu karşılıklılığı kabul etmek istemez.
Çünkü kabul ederse şunu da kabul etmek zorunda kalır:
Ben de anlamıyor olabilirim.
İşte bu nokta kırılmadıkça,
anlamıyor cümlesi bir üstten bakma ve
bastırma aracı olarak kullanılmaya devam eder.
Birini ‘anlamıyor’ diye dışarıda bırakmak,
onun kapasitesini değil;
ilişki ahlakını küçültür.
Bu yanılgı yalnızca ailelerde değil;
kimi zaman klinik ve terapötik alanlarda da,
tek taraflı okuma şeklinde tekrar eder.
Mini sahne:
Kendi yanında, kendisi hakkında konuşulan bir çocuk düşün.
Yüzüne bakılmıyor.
Adı geçiyor ama ona dönülmüyor.
Ne düşündüğü sorulmuyor.
Yetişkinler onun hakkında konuşurken,
çocuk o konuşmanın içinde yok.
“Anlamıyor” varsayımının gündelik hayattaki karşılığı
bazen tam olarak budur:
Çocuk oradadır ama hesaba katılmaz.
İyi niyetli profesyonel dil bile fark edilmeden
nesneleştirici bir ilişki üretebilir.
Profesyonel olmak, çocuk hakkında daha çok konuşmak değildir.
Bazen profesyonelliğin ilk sınavı,
çocuk oradayken onun üzerinden konuşmamaktır.
Burada anlatılanlar yalnızca etik ya da duygusal bir mesele değildir.
Tekrarlayan ilişki deneyimleri,
çocuğun sinir sisteminin çevreyi
nasıl okuyacağını da etkiler.
Davranış bazen karakterin değil,
tekrar eden deneyimlerin bedensel kaydıdır.
Burada sinir sistemi açısından önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Sinir sistemi kelimeleri tek tek tartışmaz;
tonu, mimiği, hızı, bakışı ve beklenip beklenmediğini okur.
“Anlamıyor” varsayımı ilişkiye yansıdığında,
bu kanalların tamamında tehdit üretebilir.
5- Bruce Perry’nin çerçevesiyle okuma: Bu maruziyet sinir sisteminde ne yapar?
Bruce Perry’nin gelişimsel nörobiyoloji yaklaşımı, yoğun tehdit altında beynin önceliğinin keşif ve esnek öğrenmeden korunmaya doğru kayabileceğini vurgular.
Ve bazı otizmli çocuklar için şu deneyimler,
tekrarlandıkça güçlü bir tehdit ve stres yüküne dönüşebilir:
Sözlü aşağılanma
Sürekli karşılaştırılma
Yanında kendisi ile ilgili olumsuz konuşulma
Yok sayılma
Yapamadıklarının tekrar tekrar sayılması
Hız, baskı ve düzeltme bombardımanı
Bu tür tekrar eden maruziyetler bazı çocuklarda
savunma sistemlerini daha kolay devreye sokabilir.
Dışarıdan bunun karşılığı kaçınma, mücadele,
donma ya da taşma olarak görülebilir.
Bazen “anlamıyor” sandığımız çocuk,
aslında taşıyamıyordur.
6-Nesneleştirmenin tam burada başlamasının nedeni
Bir çocuğu nesneleştirmek için önce şunu yapmanız gerekir:
Onun iç dünyasını geçersiz saymak.
Zaten anlamıyor.
Farkında değil.
Ne olacak ki?
Bu cümleler çoğu zaman çocuğu anlamayı değil,
yetişkinin işini kolaylaştırır.
Çünkü karşımızdakinin anlamadığını varsaydığımızda,
ona hesap verme zorunluluğumuz da fark edilmeden azalır.
Çünkü beklemekten, yeniden anlatmaktan,
başka bir iletişim yolu aramaktan ve
çocuğun itirazını hesaba katmaktan daha kolaydır.
Ve sonra şu olur:
Çocuğun yanında onunla ilgili olumsuz konuşulur
Yapamadıkları sayılır
Sessizliği uyum sanılır
Tepki vermemesi iyileşme diye okunur
Bu noktada çocuk artık özne değildir. Bir durumdur. Bir vakadır. Bir projedir.
Otizmli öz-savunucu Jim Sinclair bu indirgemeyi şöyle reddeder:
◦
Autism isn’t something a person has, or a “shell” a person is trapped inside.Autism is a way of being.
Otizm bir kabuk değildir; bir varoluş biçimidir.
— Jim Sinclair
Tanıklık Dosyasına Giriş
Buraya kadar anlattıklarımız bazılarına yorum gibi gelebilir.
Oysa bu meselenin en güçlü tanıkları,
onu yaşayan insanların kendileridir.
Şimdi sözü onlara bırakalım.
Tanıklık Dosyası
“Anlamadığımızı Sandıkları Yerde Biz Hala Oradaydık”
Naoki Higashida
Naoki Higashida, The Reason I Jump’ta cevap vermekte yaşadığı güçlüğün, soruyu anlamadığı anlamına gelmediğini anlatır.
Soruyu duyabilir, anlayabilir; fakat vereceği cevabı zihninde tutmakta ve onu söze dönüştürmekte zorlanabilir.
Aynı anlatıda, çocuklara yaşlarından küçükmüş gibi konuşulmasının da onları yaralayabileceğini söyler.
Dışarıdan görünen cevap yokluğuyla, içerideki anlama kapasitesi aynı şey değildir.
Tito Rajarshi Mukhopadhyay
Tito, çocukluğunda doktorların ve yetişkinlerin kendisi hakkında yaptıkları konuşmaları duyduğunu anlatır.
Konuşamaması ve bedenini beklenen biçimde kullanamaması, çevresindeki insanların onun zihinsel kapasitesi hakkında ağır varsayımlarda bulunmasına yol açmıştır.
Oysa yıllar sonra yazıyla kurduğu iletişim, dışarıdan görünen beden ile içeride devam eden düşünce dünyasının birbirinden ne kadar farklı olabileceğini gösterecektir.
Çocuk konuşmanın dışında bırakılmıştı;
ama konuşulanların dışında değildi.
Lisa Vallado
Konuşmayan otizmli öz-savunucu Lisa Vallado, kendisine soru sorulduğunda cevap verememesinin insanların onun bilişsel olarak yetersiz olduğunu düşünmesine yol açtığını anlatır.
Fakat anlattığı en ağır deneyimlerden biri bundan da çarpıcıdır:
İnsanların, sanki kendisi orada değilmiş gibi
yanında kendisi hakkında konuşmaları.
Çocuk odadadır.
Konuşulan kişi odur.
Ama konuşmanın öznesi değildir.
Bazen “anlamıyor” varsayımının en ağır sonucu,
çocuğun ne bildiğinin yanlış değerlendirilmesi değil;
varlığının hesaba katılmamasıdır.
Jim Sinclair
Otizmli öz-savunuculuk tarihinin önemli metinlerinden Don’t Mourn for Us’ta Jim Sinclair, otizmi kişinin içinden çıkarılması gereken ayrı bir şey gibi görmeye açık biçimde karşı çıkar.
◦
“Autism is a way of being.”
“Otizm bir varoluş biçimidir.”— Jim Sinclair
Sinclair’in itirazı yalnızca kullanılan kelimelere değildir.
Çocuğu, içeride bir yerde saklanan “gerçek çocuk” ile
onun önünde duran “otizm” olarak ikiye ayıran bakışadır.
Çünkü böyle baktığımızda
karşımızdaki insanı anlamaya çalışmak yerine,
ondan başka bir insan çıkarmaya çalışmaya başlayabiliriz.
Tanıklık Dosyası İmzası
Bu anlatıların kişileri, yaşam öyküleri ve iletişim biçimleri birbirinden farklıdır.
Ama hepsinin önümüze koyduğu ortak bir uyarı vardır:
Dışarıdan gördüğümüz ifade kapasitesi,
içeride olup bitenin tamamını göstermez.
Konuşmamak, cevap verememek, geri çekilmek ya da beklediğimiz biçimde tepki vermemek; içeride düşünce, farkındalık ve yaşanan bir dünya olmadığı anlamına gelmez.
Ve belki daha önemlisi:
Bir çocuğun ne kadar anladığından emin olmadığımız yerde, yapılabilecek en güvenli şey daha az saygı göstermek değil; daha fazla saygı göstermektir.
Çünkü yanılıyorsak, bunun bedelini çocuk öder.
Bu noktadan sonra değişim bir anda olmaz.
Önce çocuk daha az denemeye başlar.
Sonra hata yapabileceği durumlardan kaçınır. Sonra yardım istememeyi öğrenir.
Sonra anlatmayı bırakır.
En son, anlaşılma ihtiyacını bırakır.
Bir süre sonra yetişkin şunu fark eder:
çocuk artık daha sorunsuzdur.
Daha az itiraz eder.
Daha az talep eder.
Daha az görünür.
Ve çoğu zaman bu, iyileşme sanılır.
Oysa bazen gördüğümüz şey
iyileşme değil, vazgeçiştir.
Peki bütün bunlar günlük hayatta nasıl görünür?
Dışarıdan “davranış” diye gördüğümüz şeyin
ne kadarı, çocuğun yaşadığı ilişki iklimine verdiği yanıttır?
Burada Ross Greene’in yaklaşımı önemli bir pusula sunar:
◦
Children do well if they can.
Çocuklar yapabiliyorsa yapar; yapamıyorsa zorlanıyordur.
— Ross Greene
Bütün bunların günlük hayattaki karşılığı
her çocukta aynı görünmez.
Çocuk yalnızca o anda olanlara
tepki vermiyor olabilir;
tekrar eden deneyimlere göre
kendisini korumanın bir yolunu da
geliştirmiş olabilir.
Bu nedenle dışarıdan gördüğümüz davranışla,
çocuğun o davranışın içinde ne yaşadığını
birbirinden ayırmak gerekir.
TABLO 1 — “Anlamıyor” Varsayımı İlişkide Ne Yaratır?
Yaşanan ilişki | Çocukta yerleşebilecek mesaj | Dışarıdan görünen |
Yanında kendisi hakkında konuşulması | “Ben hesaba katılmıyorum.” | Geri çekilme, gerilme, iletişimin azalması |
Sürekli düzeltilme | “Hata yapmak tehlikeli.” | Denemekten kaçınma, kaygı |
Yerine karar verilmesi | “Benim sinyalimin önemi yok.” | Pasif uyum, karşı koyma ya da geri çekilme |
Sessizliğin övülmesi | “Görünmez olmak daha güvenli.” | Aşırı uyum, silikleşme |
Yapamadıklarının sürekli sayılması | “Ben eksiklerimden ibaretim.” | Kendini geri çekme, hata korkusu |
TABLO 2 — Görünen Davranış Her Zaman Aynı Anlama Gelmez
Dışarıdan görünen | Sıklıkla yapılan yorum | Olası başka okuma |
Sessizlik | “Uyumlu, sakin.” | Donma, geri çekilme, yükten kaçınma |
Kaçınma | “İstemiyor.” | Aşırı yük, kaygı, öngörülemezlik |
Patlama | “Öfkeli, davranış problemi var.” | Birikmiş stresin boşalması, taşma |
Seanslarda idare edip evde dağılma | “Seans çok iyi geçti.” | Çocuk seans boyunca kendini tutmuş olabilir |
Aşırı uyum | “Çok güzel ilerledi.” | İtirazı bırakma, görünmezleşme, performansa uyum |
Yeni beceriden uzaklaşma | “Öğrenmek istemiyor.” | Hata korkusu veya öğrenmenin bedelinden kaçınma |
Davranışın azalması tek başına
iyileşmeyi kanıtlamaz.
Asıl soru şudur:
Çocuk daha mı güvende,
daha mı işlevsel,
kendisini daha mı rahat gösterebiliyor?
Mona Delahooke’un yaklaşımı da davranışı yalnızca ortadan kaldırılacak bir belirti olarak değil, çocuğun fizyolojik ve ilişkisel durumuyla birlikte değerlendirmeyi önerir.
Davranışı susturmadan önce,
çocuğun neye ihtiyaç duyduğunu
anlamak gerekir.
Tanıklıklar Sinir Sistemi Diliyle Ne Söylüyor?
Bir çocuk defalarca anlaşılmadığını yaşadığında
değişen ilk şey davranışı değildir.
Beklentisidir.
Artık anlaşılmayı değil, zarar görmemeyi hedefler.
“Anlamıyor” varsayımına aşağılama, dışlama, karşılaştırma, yok sayma ve sürekli düzeltme de eşlik ettiğinde mesele artık tek bir cümle olmaktan çıkar.
Bir ilişki iklimine dönüşür.
Ve bu iklimin çocukta bırakabileceği
en ağır mesajlardan biri şudur:
Sen özne değilsin; senin iç dünyan hesaba katılmıyor.
Değersizlik yalnızca söylenen sözlerden doğmaz.
İnsan, tekrar tekrar hesaba katılmadığında da
kendi değerini sorgulamaya başlayabilir.
Ve çocuk için ilişki giderek
iki sorunun etrafında örgütlenebilir:
Burada güvende miyim?
Burada benim bir değerim var mı?
Tekrar Eden Deneyim Bedende Nasıl Karşılık Bulur?
Bruce Perry’nin gelişimsel çerçevesinin önemli hatırlatmalarından biri, gelişen beynin tekrar eden deneyimlere uyum sağlamasıdır.
Çocuk bunu bilinçli olarak seçmez.
Tekrar eden sosyal ve ilişkisel yük karşısında
korunma tepkileri giderek daha kolay devreye girebilir.
Bunu üç farklı deneyim üzerinden düşünelim:
A) “Sosyal tehdit” (aşağılama, dışlama, utanç)
Çocukta yerleşebilecek mesaj: “İlişki = risk”
Dışarıdan nasıl görünebilir?:
sosyal ortamda artmış tetikte olma (yüz ifadesi, ses tonu ve diğer sosyal ipuçlarını sürekli izleme),yanlış yaparsam rezil olurum alarmı, geri çekilme ya da taşma.
B) “Kontrol kaybı” (yerine konuşulma, yok sayılma, kararların üzerinden alınması)
Çocukta yerleşebilecek mesaj: “Benim sinyalim işe yaramıyor.”
Dışarıdan nasıl görünebilir?:
daha az girişimde bulunma,
geri çekilme,
pasif uyum ya da bazı durumlarda donma benzeri tepkiler.
Dışarıdan uyum gibi görünen şey,
içeride her zaman rahatlama anlamına gelmeyebilir.
Bu noktada bazı çocuklar
daha sakin, daha sessiz, hatta
daha “uyumlu” görünmeye başlayabilir.
Ama bazen bu sakinlik
regülasyon değil; geri çekilmedir.
Bazen uyum sandığımız şey,
vazgeçmenin başlangıcıdır.
C) “Too much, too fast, too soon” iklimi — hız, baskı, sürekli düzeltme
Çocukta yerleşebilecek mesaj:
“Yaklaşmak yük demek.”
Böyle bir ortamda çocuk yakınlıktan kaçınabilir,
daha kolay taşabilir ya da
kendisini geri çekebilir.
Ve öğrenme sürüyor gibi görünürken,
bedel bazen seansın dışında ortaya çıkar:
uykuda, iştahta, bedensel gerginlikte
ya da evdeki taşmalarda.
Bu deneyimler tekrarlandığında
çocuğun dikkati öğrenme ve keşiften
giderek kendini korumaya kayabilir.
Dışarıdan “inat”, “umursamazlık” ya da
“kopukluk” diye etiketlenen şeyin içinde
bazen yoğun bir yük yönetimi vardır.
Ve o zaman yalnızca davranışa bakmak,
çocuğun asıl mücadelesini gözden kaçırır.
“Anlamıyor” Varsayımı İlişkinin Dilini Nasıl Değiştirir?
Stephen Porges’in nörosepsiyon kavramı, bedenin bilinçli değerlendirmeden önce çevredeki güven ve tehlike ipuçlarına duyarlı olabileceğini anlatan bir çerçeve sunar.
“Anlamıyor” varsayımı ise gündelik ilişkide
çok somut biçimlerde görünür olabilir:
daha acele ya da sert bir ton,
cevap için daha az beklemek,
daha az açıklama yapmak,
çocuğun yanında onun hakkında konuşmak,
itirazını veya rahatsızlığını daha az hesaba katmak.
Bunların çoğu bilinçli olarak yapılmaz.
Ama çocuk için önemli olan yalnızca
yetişkinin ne amaçladığı değil,
ilişkinin içinde tekrar tekrar ne yaşadığıdır.
Bu yüzden dışarıdan “iş birliği yapmıyor” diye
gördüğümüz davranışın içinde
bazen kendini koruma çabası da olabilir.
Bunlar kâğıt üzerinde kavramdır. Çocuğun hayatında ise yaşantıdır.
Asıl Kopukluk Nerede?
Bir ilişki kopukluğu yaşandığında
yetişkin zihni hızla şu sonuca gider:
Anlatıyorum ama anlamıyor.
Ama iletişim kopukluğunda gözden kaçan ihtimallerden biri şudur:
İki taraf da birbirini anlayamıyordur — yalnızca biri konuşabiliyordur.
Bu neyi değiştirir?
Çocuk anlamıyor yerine:
Biz ortak anlam köprüsü kuramadık.
Bu küçük farkın büyük bir sonucu vardır:
Sorun bütünüyle çocuğa yüklendiğinde
yetişkinin kendine bakması gerekmez.
Ama ilişki kaybolur.
İletişim sorumluluğunu karşılıklı gördüğümüzde
yetişkinin işi zorlaşır.
Ama ilişki tam da burada başlar.
Çünkü bütün eksikliği çocuğa yüklediğimizde,
onu anlamanın yollarını aramak yerine
davranışını yönetmeye başlamamız çok kolaylaşır.
Bu İklimde Çocuk ne Öğrenir?
Örnek sahne:
Etkinlik dağıtılıyor.
Öğretmen yardımcıya dönüp:
“Ona verme, zorlanır.”
diyor.
Çocuk deneme fırsatını bile yaşamadan bırakılıyor.
Bir süre sonra gerçekten daha az denemeye başlıyor.
Çünkü artık yalnızca başarısızlıktan değil,
baştan silinmekten kaçınıyor.
1- Ortamı taramak
Çocuk bir süre sonra yalnızca öğrenmeye odaklanmaz;
çevresindeki insanları da sürekli kollamaya başlayabilir:
Kim bana yükleniyor?
Ne zaman küçümseneceğim?
Ne zaman hakkımda karar verilecek?
Dışarıdan “dikkati dağınık” görünen çocuk,
bazen çevreyi herkesten fazla tarıyordur.
2- Hata yapmaktan kaçınmak
Sürekli düzeltilen, yetersizliği hatırlatılan ya da
daha denemeden yapamayacağı varsayılan çocuk için
denemek giderek riskli hâle gelebilir.
Yeni bir beceriden uzaklaşması her zaman
öğrenmek istemediği anlamına gelmez.
Bazen çocuk öğrenmeyi değil,
öğrenmenin bedelini reddeder.
3- Yakınlığı düzeltmeyle eşleştirmek
İlişki sürekli talep, düzeltme ve değerlendirmeyle eşleştiğinde yakınlık bile yeni bir beklentinin habercisi gibi yaşanabilir.
Bazı çocuklar uzaklaşarak korunur.
Bazıları kusursuz görünerek.
Bu tablo “otizmin kendisi” değildir.
Çocuğun nörogelişimsel özelliklerinin üzerine
binen ilişki iklimi de bu davranışların biçimini etkileyebilir.
Ve bu yüzden değişmesi gereken ilk şey
bazen davranış değil,
çocuğun içinde yaşadığı anlamdır.
Burada tek bir neden–sonuç formülünden söz etmiyoruz.
Aynı deneyim her çocukta aynı sonucu doğurmaz.
Ama tekrar eden ilişki iklimi,
çocuğun dünyayı ve kendisini
nasıl deneyimleyeceğini etkileyebilir.
⬛ Mühür
Otizmli bireylerin “anlamadığını” varsaymak,
çoğu zaman onların değil;
bizim ilişki kurma kapasitemizin sınırıdır.
Ve belki de en zor gerçek şudur:
Bir çocuğu “anlamıyor” diye küçümsemek,
onu değil; kendimizi rahatlatır.
Ama bedelini çocuk öder.
Ve bu bedel yalnızca birkaç zor çocukluk yılı değildir.
Çocuğu yıllarca hayata hazırlayıp,
hayatın dışında bırakmak da mümkündür.
Çünkü bir çocuğa sürekli ne yapamadığını öğretirsek, bir gün karşımıza yapabileceklerini denemekten vazgeçmiş bir çocuk çıkabilir.
Bu yüzden mesele hassasiyet değildir.
Bir çocuğun kendini nasıl göreceğinin zemini,
çoğu zaman kendisine nasıl bakıldığını duymasıyla oluşur.
Kapanış
Bu yazı boyunca “anlamıyor” varsayımının
yalnızca yanlış bir değerlendirme olmadığını gördük.
Çünkü bazı varsayımlar yalnızca
gerçeği yanlış tarif etmez;
ilişkiyi de değiştirir.
Bu noktada küçük ama
çok insani bir parantez açmak gerekir.
Aileler olarak bizler de
bazen tükenmişlikte, çaresizlikte ya da yalnızlıkta;
farkında olmadan çocuklarımızın sinir sistemini
alarma geçirebilecek cümleler kurabiliriz.
Biz bir anlık söyleriz.
Çocuk, kim olduğunu oradan öğrenebilir.
Aynı şekilde, terapötik alanlarda da nasılsa anlamıyor dili
fark edilmeden yerleşebilir —ve bu dil, iyi niyetli olsa bile
bedende ağır izler bırakabilir.
Çünkü çocuk söylenen kelimeleri değil,
kendisi için ayrılan yeri öğrenir.
Bir noktadan sonra mesele iletişim değildir.
Mesele kim sayıldığını öğrenmektir.
Ve bazı çocuklar çok erken yaşta şunu öğrenir:
Konuşamasam da hakkımda konuşulur.
Anlatamasam da yerime karar verilir.
İtiraz etmesem daha kolay kabul edilirim.
Bir sonraki yazıda tam olarak şunu konuşacağız:
Hangi söz, hangi ton, hangi mimik sinir sisteminde neyi tetikler?
Ne söylediğimiz kadar nasıl söylediğimiz neden belirleyicidir?
Ve çocukları koruyan, özne tutan dil pratikte nasıl kurulur?
Bir sonraki adım net:
Davranışı değil, onu şekillendiren deneyimi okumayı öğrenmek.
Çünkü bazen bir çocuğu değiştirmeye çalıştığımız yerde
aslında onun yaşadığı ilişkiyi değiştirmemiz gerekir.
Faydalanılan Kaynaklar & Okuma Notları
Bu yazının hazırlanmasında gelişimsel nörobilim, stres fizyolojisi, sinir sistemi regülasyonu, otizmde iletişim ve bilişsel kapasitenin değerlendirilmesi, ilişkisel gelişim, davranış bilimleri ve otizmli bireylerin birinci kişi anlatılarından yararlanılmıştır.
Bu metin bir akademik derleme değildir. Amaç, farklı disiplinlerde üretilmiş bilgileri; otizmli çocuğu yalnızca dışarıdan görünen konuşması, davranışı, performansı ya da uyumu üzerinden değil, iletişim biçimi, bedensel ve duyusal deneyimi, regülasyon kapasitesi, bilişsel potansiyeli ve ilişkide kendisine nasıl bir yer verildiğiyle birlikte anlamaya çalışan bütüncül bir çerçevede bir araya getirmektir.
Aşağıdaki kaynakların tümü aynı türde veya aynı kanıt düzeyinde değildir. Hakemli araştırmalar ve kurumsal bilim kaynaklarının yanında klinik modeller, kuramsal yaklaşımlar ve otizmli bireylerin kendi deneyimlerini aktardıkları eserler de bulunmaktadır. Bu nedenle her kaynak taşıdığı kanıt düzeyine uygun biçimde kullanılmış; kuramsal yaklaşımlar veya birinci kişi anlatıları, tek başına bilimsel kanıt ya da bütün otizmli bireyleri temsil eden açıklamalar olarak sunulmamıştır.
1. Gelişimsel nörobilim – deneyim – stres sistemleri
Bruce D. Perry
Çocuk psikiyatristi ve araştırmacıThe Boy Who Was Raised as a DogWhat Happened to You?
• Erken ve tekrar eden deneyimlerin gelişmekte olan beyin, stres yanıtları ve davranış örüntüleriyle ilişkisini nörogelişimsel ve klinik bir perspektiften ele alır.• Yazıdaki davranışı yalnızca niyet üzerinden değil; çocuğun mevcut fizyolojik durumu, gelişimsel öyküsü ve tekrar eden ilişki deneyimleriyle birlikte okuma yaklaşımının ana düşünsel kaynaklarından biridir.
Bruce S. McEwen
Nöroendokrinolog ve stres araştırmacısıAllostasis / Allostatic Load araştırmaları
• Tekrarlayan stres karşısında organizmanın uyum sağlama çabasının zaman içinde oluşturabileceği fizyolojik yükü açıklayan temel bilimsel çerçevelerden birini geliştirmiştir.• Yazıdaki tek bir zorlayıcı olaydan çok, tekrar eden ilişki ve stres örüntülerinin birikimli yükünü dikkate alma yaklaşımının biyolojik zeminine katkı sağlar.
2. Güven – tehdit – otonom sinir sistemi
Stephen W. Porges
Psikolog ve sinirbilim araştırmacısıThe Polyvagal TheoryThe Pocket Guide to the Polyvagal Theory
• Polyvagal Teori ve nörosepsiyon kavramı üzerinden güven ve tehlike ipuçları, sosyal etkileşim ve otonom durumlar arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışan kuramsal bir perspektif sunar.• Yazıdaki sözcüklerin yanında ses tonu, yüz ifadesi, tempo, mesafe ve ilişkinin nasıl deneyimlendiğinin de önemli olabileceği düşüncesinin güven–tehdit boyutuna katkı sağlar.
Not: Polyvagal Teori’nin bazı anatomik, evrimsel ve fizyolojik iddiaları bilimsel literatürde tartışılmaktadır. Bu nedenle burada kesinleşmiş bir nörobiyolojik açıklama olarak değil, yardımcı bir kuramsal çerçeve olarak kullanılmaktadır.
3. Otizm – iletişim – ifade ve bilişsel kapasite
Vikram K. Jaswal
Gelişim psikoloğu ve araştırmacıKonuşmayan ve minimal konuşan otizmli bireylerde iletişim ve bilişsel kapasite üzerine çalışmalar
• Konuşma ve beklenen biçimde yanıt üretme güçlüğünden hareketle kişinin düşünme, farkındalık veya anlama kapasitesi hakkında doğrudan sonuç çıkarmanın sorunlarını araştıran bilimsel çalışma hattına katkı sağlar.• Yazıdaki “İfade kapasitesi ile bilişsel kapasite aynı şey değildir” ayrımının ve “cevap vermiyor = anlamıyor” kısa yoluna yönelik eleştirinin önemli bilimsel kaynaklarından biridir.
Damian Milton
Otizmli araştırmacı ve sosyologThe Double Empathy Problem
• Otizmli ve otizmli olmayan kişiler arasındaki iletişim güçlüklerinin yalnızca otizmli bireyin sosyal veya iletişimsel eksikliği üzerinden açıklanmasına karşı çıkan karşılıklılık perspektifini geliştirmiştir.• Yazıdaki “Çocuk anlamıyor” yerine “Biz ortak anlam köprüsü kuramadık” düşüncesinin ve yetişkinin de kendi iletişim biçimini sorgulaması gerektiği yaklaşımının temel kuramsal kaynaklarından biridir.
4. Davranış – stres – regülasyon
Mona Delahooke
Klinik psikologBeyond Behaviors: Using Brain Science and Compassion to Understand and Solve Children’s Behavioral Challenges
• Davranışı yalnızca ortadan kaldırılması gereken dışsal bir problem olarak değil; fizyolojik durum, stres, duyusal farklılıklar ve ilişkisel bağlamla birlikte değerlendiren klinik bir yaklaşım sunar.• Yazıdaki “Davranışın azalması tek başına iyileşmeyi kanıtlamaz” ayrımına ve sessizlik, kaçınma, taşma ya da aşırı uyumun altında farklı süreçler bulunabileceği düşüncesine klinik bir çerçeve sağlar.
Ross W. Greene
Klinik psikologThe Explosive ChildRaising Human Beings
• Zorlayıcı davranışları yalnızca isteksizlik veya itaatsizlik üzerinden değil, henüz gelişmekte olan beceriler ve çözülmemiş problemler üzerinden değerlendiren Collaborative & Proactive Solutions (CPS) yaklaşımını geliştirmiştir.• Yazıdaki “öğrenmek istemiyor”, “iş birliği yapmıyor” ya da “inat ediyor” gibi görünen davranışların arkasındaki koşulları ve kapasiteyi araştırma yaklaşımına katkı sağlar.
5. Nesneleştirme – öznellik – insanı çıktıya indirgemek
Martha C. Nussbaum
FelsefeciObjectification
• Nesneleştirmeyi kişinin özerkliğinin, öznelliğinin ve insani deneyiminin geri plana itilmesi gibi farklı boyutlarıyla ele alan önemli kavramsal çalışmalardan biridir.• Yazıdaki çocuğun “bir insan” olmaktan çıkarılıp “bir durum”, “bir vaka” ya da “bir proje” gibi ele alınmasına yönelik sistem eleştirisinin kavramsal arka planına katkı sağlar.
Peter Fonagy & Mary Target
Klinik araştırmacılarMentalization / Reflective Functioning
• Davranışın arkasında düşünceler, duygular, beklentiler, niyetler ve ihtiyaçlardan oluşan bir iç dünya bulunduğunu hesaba katmaya yönelik mentalizasyon yaklaşımının gelişimine önemli katkılar sağlamışlardır.• Yazıdaki çocuğu yalnızca dışarıdan görünen davranışı üzerinden değil, “onun içinde ne oluyor olabilir?” sorusuyla bir özne olarak görme yaklaşımına psikolojik bir arka plan sağlar.
6. Kontrol – tekrar eden deneyim – öğrenilmiş çaresizlik
Martin E. P. Seligman ve çalışma arkadaşları
Psikolog ve araştırmacılarLearned Helplessness araştırmaları
• Kişinin davranışlarının sonuç üzerinde etkili olmadığını tekrar tekrar deneyimlemesinin daha sonraki girişim, motivasyon ve kontrol davranışlarıyla ilişkisini araştıran temel deneysel çalışma hattıdır.• Yazıdaki yerine konuşulma, kararların çocuğun üzerinden alınması ve “benim sinyalimin önemi yok” deneyiminin tekrar etmesi bölümlerine kavramsal bir arka plan sağlar.
Not: Bu bağlantı, sessizliğin, geri çekilmenin veya pasif uyumun otomatik olarak “öğrenilmiş çaresizlik” olduğu anlamına gelmez; kavram burada tekrar eden kontrol kaybının olası etkilerini düşünmeye yardımcı olan bir çerçeve olarak kullanılmaktadır.
7. Otizm deneyimi – birinci kişi anlatıları
Bu kaynaklar bilimsel araştırmaların yerine değil; dışarıdan yapılan gözlemin göremeyebileceği öznel deneyimi görünür kılan birinci kişi anlatıları olarak kullanılmıştır.
Naoki Higashida
Otizmli yazarThe Reason I Jump
• Sözel yanıt üretmekte yaşanan güçlüğün, soruyu anlamamakla aynı şey olmayabileceğini kendi deneyimi üzerinden aktarır.• Yazıdaki dışarıdan görünen cevap yokluğu ile içerideki anlama kapasitesini otomatik olarak birbirine eşitlememe yaklaşımına içeriden bir perspektif sağlar.
Tito Rajarshi Mukhopadhyay
Otizmli yazar ve şairThe Mind Tree ve otobiyografik anlatıları
• Konuşma, beden ve motor ifade güçlükleri nedeniyle zihinsel kapasitesinin çevresindeki insanlar tarafından nasıl değerlendirildiğine ilişkin çocukluk deneyimlerini aktarır.• Yazıdaki “Çocuk konuşmanın dışında bırakılmıştı; ama konuşulanların dışında değildi” düşüncesine birinci kişi deneyimi açısından önemli bir kaynak hattı sağlar.
Lisa Vallado
Konuşmayan otizmli öz-savunucu
• Cevap verememesinin çevresindeki kişiler tarafından bilişsel yetersizlik olarak yorumlanması ve yanında sanki orada değilmiş gibi kendisi hakkında konuşulması deneyimlerini aktarmıştır.• Yazıdaki “Çocuk odadadır. Konuşulan kişi odur. Ama konuşmanın öznesi değildir” meselesinin içeriden nasıl yaşanabileceğini görünür kılar.
Jim Sinclair
Otizmli aktivist ve yazarDon’t Mourn for Us
• Otizmi kişinin taşıdığı ayrı bir nesne veya içinden çıkarılması gereken bir “kabuk” gibi değerlendiren anlayışa karşı güçlü bir öz-savunuculuk perspektifi sunar.• Yazının otizmli bireyi müdahalenin nesnesi değil, kendi deneyimi ve perspektifi bulunan bir özne olarak görme eksenine katkı sağlar.
8. Bilimsel ve kurumsal kaynaklar
American Academy of Pediatrics (AAP) — Otizmli çocukların değerlendirilmesinde iletişim, gelişim, davranış, işlevsellik, eşlik eden durumlar ve aile bağlamının birlikte ele alınmasına yönelik klinik kaynaklar.
National Institute for Health and Care Excellence (NICE) — Autism spectrum disorder in under 19s: support and management rehberi; zorlayıcı davranışların değerlendirilmesinde iletişim, fiziksel sağlık, çevresel etkenler, duyusal ortam ve sosyal koşulların birlikte araştırılmasına yönelik kanıta dayalı öneriler.
Center on the Developing Child at Harvard University — Erken ve tekrar eden deneyimler, gelişen beyin ve biyolojik sistemler, stres yanıtları ve destekleyici yetişkin ilişkileri üzerine araştırma temelli gelişimsel kaynaklar.
National Child Traumatic Stress Network (NCTSN) — Çocukluk çağı travmatik stresinin duygu, davranış, ilişki ve gelişim üzerindeki olası etkilerine ilişkin araştırma temelli klinik kaynaklar.
Neurosequential Network / Neurosequential Model — Bruce Perry’nin çalışmalarından gelişen; çocuğun gelişimsel öyküsü, mevcut fizyolojik durumu, regülasyon kapasitesi ve işlevini birlikte değerlendirmeye yönelik klinik ve eğitimsel çerçeve.
ZERO TO THREE — Erken çocukluk, bakım veren–çocuk ilişkileri, sosyal-duygusal gelişim ve birlikte düzenlenme üzerine araştırma temelli kaynaklar.



Yorumlar