top of page

2-ÇOCUKLAR ANLAMIYOR DEĞİL: İKLİMİ OKUYOR

  • Yazarın fotoğrafı: Recep Dalkılıç
    Recep Dalkılıç
  • 1 gün önce
  • 10 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 19 dakika önce


Asıl sorun davranış değil; görünmez kalan tehdit.


 

Nesnelleştirme, bir çocuğa yaşadığı duygusal ve ilişkisel bağlamdan bakmayıp; onu yalnızca davranışı, uyumu ya da çıktısıyla değerlendirme biçimidir.

 

Bu yapıldığında çocuk anlaşılması gereken bir özne olmaktan çıkar; düzeltilmesi, kontrol edilmesi ya da “idare edilmesi” gereken bir nesneye dönüşür. İlişki kurulan değil, “yönetilen bir şeye.”

 

Bu yaklaşım çoğu zaman açık şiddetle değil; hızlandırma, karşılaştırma, sürekli düzeltme ve duyguyu yok sayma gibi “normal” kabul edilen ilişki biçimleriyle yerleşir.

 

Dışarıdan bakıldığında sorun davranış gibi görünür; ancak içeride olan, çoğu zaman görülmeyen bir tehdit algısı ve regüle olamayan bir sinir sistemidir.

 

Bruce Perry’nin vurguladığı gibi beyin olaylara değil, deneyime göre şekillenir. Stephen Porges’a göre ise sinir sistemi niyete değil, güven ve tehlike ipuçlarına yanıt verir.


Porges’un “nörosepsiyon” dediği şey, sinir sisteminin bilinçdışı güvenlik taramasıdır. Çocuk, zihniyle analiz etmeden önce bedeniyle ortamı ölçer. Sinir sistemi farkında olmadan sürekli şu soruyu tarar: “Güvende miyim?”


Bu taramada kelimelerden önce ses tonu, konuşma hızı, yüz ifadesi ve yakınlık/mesafe gibi ipuçları devrededir. Çocuk çoğu zaman söyleneni değil, söyleniş biçimini yaşar. Ton yumuşak mı, hız baskılı mı, bakış güven veriyor mu, yetişkin yanında “yer var mı”?


Bu nedenle aynı cümle bir bağlamda yatıştırıcı olabilirken, başka bir bağlamda sinir sistemi tarafından tehdit gibi algılanabilir.


Bessel van der Kolk’un işaret ettiği gibi, Çözülmeyen tehdit duygusu sadece düşüncede kalmaz; bedende de iz bırakır. Kas gerginliği, nefesin sıkışması, mide ağrısı ve uyku bozulmaları gibi bedensel yükler zamanla birikir.


Tehdit duygusu çözümlenmezse zihin “geçti” ya da “unuttum” dese bile beden unutmaz. Beden tetikte kalır. Bu tetikte hâl, çocuğun ya taşmasına (öfke, kaçma, vurma) ya da kapanmasına (donma, geri çekilme) zemin hazırlar.


Davranış dediğimiz şey, çoğu zaman bedenin “artık taşıyamıyorum” deme biçimidir. Bazı yükler zihinde değil, bedende birikir. Çocuk bunu kelimelerle anlatamaz; beden anlatır. Davranış, çoğu zaman bedenin dilidir.


Donald Winnicott’un altını çizdiği noktada ise çocuk, duyguları yeterince görülmediğinde kendiliğinden vazgeçip uyumlanan bir benlik geliştirebilir. Çocuk duyguları görülmediğinde, zamanla kendini geri çekip “sorun çıkarmayan” hâle gelmeyi öğrenebilir. İhtiyacını söylemek yerine uyum sağlar; çünkü anlaşılmadığını hisseder.


Dışarıdan uyum gibi görünen şey, içeride bazen kendinden vazgeçme olabilir. Winnicott’un işaret ettiği nokta tam da burasıdır: Çocuk “olduğu hâliyle” görülmezse, ilişkiyi korumak için kendini ayarlar. Gerçek ihtiyacını saklar, uygun olanı oynar.


Böylece “uyumlu çocuk” görünür; ama içeride gerçek benlik geri plana düşer. Duygusu görülmeyen çocuk şunu öğrenebilir: “Ben böyleyken yer yok.” O zaman kendini küçültür, uyguna dönüşür, “iyi çocuk” olur. Ama bu, her zaman güçlenme değil; bazen görünmezleşme pahasına gelen bir uyumdur.


Bu noktada kritik olan şudur: Beyin, bu tür ilişki deneyimlerini yalnızca psikolojik değil, biyolojik bir tehdit olarak kaydeder. 

 

Tehdit algılandığında amigdala devreye girer; sinir sistemi alarm hâline geçer ve beden güvenlikten çok hayatta kalmaya odaklanır.

 

Eğer tehdit tekil bir olay olarak yaşanır ve ardından güven yeniden kurulursa sistem sakinleşebilir. Ancak nesnelleştirme gibi tekrar eden ve adı konmamış ilişki tehditleri söz konusu olduğunda alarm kapanmaz. Sinir sistemi “tehlike geçti” bilgisini alamaz ve tetikte kalmayı öğrenir.

 

Nesnelleştirme tam da bu yüzden tehlikelidir: Davranışı merkeze alır, ilişkiyi ve tehdidi görünmez kılar.  Görünmez kalan tehdit ise çözülmez; sinir sisteminde iz bırakır.

 

Artık konuşulan şey çocuk değildir. Çocuk unutulur; odakta davranış kalır.

 

Nesnelleştirme Sinir Sisteminde Ne Bırakır?

 

Çocuk psikiyatristi ve nörobilimci Bruce Perry’nin travma alanına kazandırdığı en temel gerçeklerden biri şudur:

 

“The brain is shaped by experience.” (Beyin, maruz kaldığı deneyimlerle şekillenir.)

Bu nedenle çocuklukta yaşananların etkisi, tekil olaylardan çok; o olayların çocuğun bedeninde ve ilişkiler içinde nasıl deneyimlendiğiyle ilgilidir.

 

Nesnelleştirme de bu yüzden tek bir cümleyle ya da tek bir sahneyle değil; tekrar eden ilişki deneyimleriyle sinir sistemine yerleşir.

 

Perry’nin çocuk beyniyle ilgili en kritik vurgularından biri şudur:


“The brain does not evaluate intention; it evaluates safety.” Beyin niyeti değerlendirmez; güvenliği değerlendirir.)

Beyin için esas soru şudur:

“Bu anda güvende miyim?”

 

Bu soru bilinçli olarak sorulmaz. Sinir sistemi bu değerlendirmeyi otomatik yapar.

 

Bir çocuk;

  • duygusu görülmeden yönlendirildiğinde,

  • hızı, tonu ya da davranışı sürekli ayarlandığında,

  • “sorun çıkarmaması”, “idare etmesi”, “anlaması” beklendiğinde,

 

sinir sistemi yavaş yavaş şu sonucu öğrenmeye başlar:

“Güvende kalmak için kendimi ayarlamalıyım.”

 

Bu bir düşünce değildir.

Bu, çocuğun bedeninde oluşan otomatik bir hayatta kalma kaydıdır.

 

Perry’nin diliyle söylersek: Bu öğrenme, üst beynin yaptığı bir çıkarım değil; alt beynin — hayatta kalma merkezlerinin — verdiği bir cevaptır.

 

Zamanla çocuk;

  • ihtiyacını ifade etmek yerine ortamı kollamayı,

  • hissettiğini söylemek yerine uygun olanı yapmayı,

  • kendisi olmak yerine işe yarar hâle gelmeyi öğrenebilir.

 

Burada kritik bir ayrım vardır.

 

Bu çocuklar çoğu zaman dışarıdan bakıldığında “çok uyumlu”, “çok olgun” ya da “çok güçlü” görünür.

 

Oysa Bruce Perry’nin sinir sistemi perspektifinden bakıldığında, burada olan şey erken gelişmiş bir öz denetim değil; çoğu zaman erken bir vazgeçiştir.


Yani çocuk şunu öğrenmez:

“Duygumu düzenleyebilirim.”


Şunu öğrenir:

“Duygumu göstermemeliyim.”


Niyet Başka, Sinir Sisteminin Kaydı Başkadır


Bruce Perry’nin çalışmalarında tekrar tekrar altını çizdiği temel gerçeklerden biri şudur:

Çocuklara söylenen pek çok cümle iyi niyetlidir.

Ancak sinir sistemi niyeti değil, deneyimi kaydeder.

 

Bir söz söylenirken amaç yatıştırmak, öğretmek ya da korumak olabilir; fakat o söz, çocuğun içinde bulunduğu duygusal hâl ve ilişki bağlamı ile birleştiğinde, sinir sisteminde bambaşka bir iz bırakabilir.

 

Çocuk beyni için belirleyici olan, sözcüklerin içeriğinden çok şudur:

O anda beden güvende mi, değil mi?

 

Bu noktada Stephen Porges’in Polyvagal Kuramı devreye girer. “Neuroception detects safety and danger without awareness.” (Nörosepsiyon, güveni ve tehlikeyi bilinçdışı olarak algılar.)

Yani çocuk, söylenen sözün anlamını düşünmeden önce; bedeni şu ipuçlarını tarar:

  • ses tonu

  • zamanlama

  • ilişki içindeki güç dengesi

  • çocuğun o anki regülasyon düzeyi

 


Bu nedenle Porges’in altını çizdiği temel ilke şudur:

The nervous system does not respond to intention, but to cues of safety or danger.” (Sinir sistemi niyete değil, güven ya da tehlike ipuçlarına yanıt verir.)

Bu yüzden aynı cümle; sakin, düzenleyici bir bağlamda söylendiğinde yatıştırıcı olabilirken, tehdit algısının yüksek olduğu bir anda söylendiğinde beyin tarafından tehdit olarak kodlanabilir.

 

Örneğin:

  • “Abartıyorsun.”

    Duygum fazla; bastırmalıyım.


  • “Bunda ağlanacak ne var?”

    Hissettiğim şey ilişkiyi bozuyor.


  • “Bak başkaları nasıl yapıyor.”

    Olduğum hâlim yeterli değil.


  • “Uslu dur.”

    Hareketim ve ifadem riskli.


  • “Şimdi bunun sırası mı?”

    İhtiyacım yanlış zamanda.

 

Bu cümlelerin hiçbiri tek başına “travmatik” değildir. Ancak Bruce Perry’nin yaklaşımı tam da burada netleşir: Travma, ne söylendiğiyle değil; o sözlerin çocuğun bedeninde nasıl deneyimlendiğiyle ilgilidir.

 

Bu tür cümleler;

  • tekrarlandığında,

  • alternatifsiz kaldığında,

  • duygusal eşlik olmadan verildiğinde,

 

sinir sistemi şu sonuca varabilir: “Güvende kalmak için kendimi ayarlamalıyım.”

 

Bu öğrenme zihinsel bir çıkarım değildir. Bu, bedensel bir deneyim kaydıdır.


Ve Perry’nin çok net ifadesiyle:

 

“The brain does not organize around events.It organizes around experience.” (Beyin olaylara göre değil, deneyime göre şekillenir.)

Nesnelleştirme = Tehdidi Görünmez Kılma

 

Bu kayıtlar yerleştiğinde, dışarıdan bakıldığında sorun davranış gibi görünür; ancak içeride olan, çoğu zaman süren bir tehdit algısıdır.

 

Nesnelleştirme, Bruce Perry’nin tanımladığı anlamıyla, çocuğun davranışını yaşandığı bağlamdan koparıp onu yalnızca dışarıdan görünen sonuca indirgemektir.


Davranışa bakılır, ölçülür, düzeltilir; ama davranışı doğuran tehdit görülmez. Böylece tehdit ortadan kalkmaz; yalnızca görünmez hâle gelir. Perry’nin travma literatürüne getirdiği en önemli katkılardan biri tam da buradadır:


Tehdit çoğu zaman açık şiddet olarak değil, ilişki biçimi olarak yaşanır.

 

Hızlandırma, karşılaştırma, aşağılayıcı ton, sürekli düzeltme, korkutma ve duyguyu yok sayma…

Bunların hiçbiri “travma” başlığı altında anılmayabilir. Ancak sinir sistemi, bu deneyimlerin her birini tehdit olarak okuyabilir.

 

Ve ardından davranış etiketlenir:

“İnatçı.”

“Agresif.”

“Dalgın.”

“Uyumsuz.”

“Sorunlu.”

 

Oysa Bruce Perry’nin çok net bir uyarısı vardır:


“Verbal humiliation activates the same stress response as physical pain.” (Sözlü aşağılanma, bedende fiziksel acıyla aynı stres yanıtını üretir.)

Ve yine Perry'ye göre


“If a child cannot escape the threat, the threat will be internalized.” (Çocuk tehditten kaçamıyorsa, tehdit içselleştirilir.)

 

Bu yüzden nesnelleştirme yalnızca etik bir sorun değildir; aynı zamanda nörobiyolojik bir risktir. Davranış durabilir; ama alarm kapanmaz.

 

Perry’nin en net uyarısı burada anlam kazanır:

“Compliance is not regulation.” (İtaat, sinir sisteminin güvene geçmesi değildir.)

Bir çocuk dışarıdan bakıldığında “uslu” görünebilir; ama beden hâlâ alarmdadır. Nesnelleştirme bu yüzden tehlikelidir: Tehdidi çözmez; onu sessizleştirir.


Ve sessizleşen tehdit, bedende çok daha derin izler bırakır.

 

İlişki Biçimi Olarak Tehdit

 

Bruce Perry’nin travma literatürüne kazandırdığı en önemli bakışlardan biri şudur: Tehdit, çoğu zaman ne olduğu ile değil; nasıl yaşandığı ile ilgilidir. Çocuk için tehdit yalnızca fiziksel zarar anlamına gelmez. İlişki içinde tekrar eden, adı konmamış ve kaçınılamayan deneyimler de sinir sistemi tarafından tehdit olarak kaydedilebilir.

 

1-Hızlandırma – Çocuğun Ritmini Yok Saymak

Hızlandırma, çocuğun bedensel, duygusal ya da gelişimsel ritmine uyumlanmadan onu sürekli daha hızlı olmaya zorlamaktır.

 

Günlük hayatta sık duyulan cümleler şunlardır:

“Hadi artık.”

“Çabuk ol.”

“Bu kadarına takılma.”

“Bunu da anlaman lazım.”

 

Bruce Perry’ye göre çocuk beyni ritimle sakinleşir ve ritimle dengede kalır.


Ritim bozulduğunda sinir sistemi şu mesajı alır:

“Benim hızım bu dünya için uygun değil.”

 

Bu deneyim tekrarlandığında çocuk şunu öğrenebilir:

  • Yavaşlamak risklidir

  • Durmak ilişkiyi bozar

  • Beden sinyallerini dinlemek güvenli değildir

 

Zamanla çocuk kendi iç ritmini değil, dış dünyanın temposunu izlemeye başlar. Bu da beden farkındalığını, öz düzenleme kapasitesini ve güven hissini zayıflatır.

 

 

2-Karşılaştırma – Değerin Bağlamdan Koparılması

Karşılaştırma, çocuğun kendiliğinin başka bir çocuk, kardeş ya da ideal bir ölçüyle kıyaslanmasıdır.

 

Örneğin:

“Bak kardeşin nasıl yapıyor.”

“Arkadaşların bunu çoktan öğrendi.”

“Sen niye böyle değilsin?”


Sinir sistemi bu durumda şu kaydı alır:

“Olduğum hâlim yeterli değil.”

 

Perry’nin perspektifinde bu, çocuğun öz değerinin ilişkiden koparılarak performansa bağlanması anlamına gelir.


Çocuk şunu öğrenebilir:

  • Kabul görmek için kendim olmamalıyım

  • Olmam gereken biri olmalıyım


Bu kayıt sinir sistemini sürekli tetikte tutar; çünkü “yeterli miyim?” sorusu hiç kapanmaz.

 

 

3-Aşağılayıcı Ton – İçerikten Bağımsız Tehdit

Bruce Perry ve Stephen Porges’un ortaklaştığı çok kritik bir nokta vardır:

 

Beyin kelimelerden önce tonu okur.

 

Aşağılayıcı, küçümseyici ya da alaycı bir ses tonu; göz devirme, sert bakış, küçümseyici mimikler… Söylenen cümle ne olursa olsun, sinir sistemi tarafından tehdit olarak algılanabilir.

 

Perry bu durumu çok net ifade eder:

“Verbal humiliation activates the same stress response as physical pain.” (Sözlü aşağılanma, bedende fiziksel acıyla aynı stres yanıtını üretir.)

 

Bu durumda çocuk şunu öğrenir:

“Görünür olmak tehlikeli.”


Eğer çocuk bu tehditten kaçamıyorsa, sinir sistemi donmayı ya da aşırı uyumu seçebilir.

 

4-Sürekli Düzeltme – Varoluşun Hata Gibi Yaşanması

Sürekli düzeltme, çocuğun davranışlarının, tepkilerinin ya da duygularının nadiren “olduğu gibi” kabul edilmesidir.

 

Örneğin:

“Öyle yapma.”

“Yanlış düşünüyorsun.”

“Bunu böyle hissetmemelisin.”

 

Buradaki sorun geri bildirim vermek değildir. Sorun, duygu görülmeden yapılan düzeltmedir.

 

Sinir sistemi şu mesajı alır:

“Olduğum hâlim sorunlu.”

 

Bu kayıt çocuğun içsel referanslarını zayıflatır. Zamanla çocuk kendi bedenini ve duygularını rehber olarak kullanmak yerine, dış onaya göre hareket etmeye başlar.

 

 

5-Korkutma – Güven Yerine Tehdit Üzerinden Düzenleme

Korkutma her zaman açık tehdit şeklinde olmaz.

 

Örneğin:

“Böyle devam edersen…”

“Bak neler olur.”

“Bir daha yaparsan görürsün.”

 

Bruce Perry’ye göre korku kısa vadede davranışı durdurabilir. Ama sinir sistemine şu mesajı yazar:

“Güvende olmak için tetikte olmalıyım.” Bu bir denge hâli değildir. Bu, hayatta kalma modudur.

Davranış durabilir; ama beden sakinleşmez.

 

 

6-Duyguyu Yok Sayma – İç Dünyanın Silinmesi

Duygunun yok sayılması, çocuğun hissettiği şeyin geçersizleştirilmesidir.

 

Örneğin:“

Bunda ağlanacak ne var?”

“Abartıyorsun.”

“Böyle hissetmen saçma.”


Sinir sistemi şu mesajı alır:

“Hissettiğim şey ilişkiyi bozuyor.”

 

Bruce Perry’nin altını çizdiği temel gerçek şudur: Çocuk duygularını tek başına düzenlemeyi öğrenmez. Duygular önce bir başkası tarafından görülerek düzenlenir.

 

Görülmeyen duygu:

  • düzenlenmez

  • bastırılır

  • ya da bedende taşınır

 

7-Yüksek Ses, Bağırma ve Öfke Yüklü Hitap – Doğrudan Tehdit

Bağırmak, sert ve öfke yüklü bir ses tonuyla hitap etmek; çocuk sinir sistemi için en hızlı ve en net tehlike sinyallerinden biridir.

 

Burada mesele yalnızca sözcükler değildir. Sesin yüksekliği, ani patlamalar, yüz ifadesi ve bedenin gerginliği sinir sistemi tarafından doğrudan tehdit olarak algılanır.

 

Bu anlarda çocuk beyni anlamaya değil, hayatta kalmaya geçer. Amigdala devreye girer ve çocuk:

  • donar

  • kaçar

  • ya da aşırı uyumlanır

 

Perry’nin altını çizdiği nokta çok nettir: Bağırma, kaçınılamayan bir ilişki içinde tekrar ediyorsa bu durum çocuk için sürekli bir tehdit iklimi hâline gelir.

 

Bruce Perry’nin çizgisinde bakıldığında bu deneyimlerin ortak noktası şudur: Tehdit bağırarak değil, ilişki içinde tekrar eden küçük ayarsızlıklarla yerleşir. Ve çocuk sinir sistemi şunu kaydeder:

 

“Bu dünyada güvende kalmak için kendimi küçültmeliyim, hızlanmalıyım, uyumlanmalıyım ya da görünmez olmalıyım.”

 

Davranış Değil, İlişki İyileştirir

 

Bu yazıda anlatılanların ortak noktası şudur:

Çocuk davranışı, tek başına bir sorun ya da hedef değildir. Davranış, sinir sisteminin içinde bulunduğu koşullara verdiği bir cevaptır.

 

Nesnelleştirme, davranışı merkeze alıp ilişkiyi geri plana iter.

Oysa sinir sistemi davranışla değil, ilişki deneyimiyle değişir.

 

Bir çocuğun iyileşmesi; daha uslu olmasıyla değil, daha güvende hissetmesiyle başlar.

 

Ve güven; daha çok kontrolle değil, daha çok görülmeyle oluşur.

 

Şimdiye kadar nesnelleştirmenin ne olduğunu, sinir sisteminde nasıl iz bıraktığını ve “normal” sayılan ilişki biçimlerinin nasıl tehdit hâline gelebildiğini gördük. Ancak burada genellikle gözden kaçan bir başka soru daha var:

 

Peki bu çocuklar, bu tehditle ne yapar?

Çünkü her çocuk aynı şekilde tepki vermez. Bazısı içe kapanır, bazısı aşırı uyumlanır, bazısı öfkelenir, bazısı bedeniyle konuşur.

 

Aynı ilişki iklimi, farklı çocuklarda farklı “hayatta kalma çözümleri” üretir.

Bir sonraki yazıda odağımızı buraya çevireceğiz:

 

Nesnelleştirmenin ve ilişki temelli tehditlerin, çocuklarda hangi davranış örüntülerine, hangi bedensel tepkilere ve hangi görünmez uyum biçimlerine dönüştüğünü ele alacağız. Çünkü çoğu zaman sorun, çocuğun ne yaptığı değil; yapmak zorunda kaldığı şeydir.


Ve bu zorunluluklar görüldüğünde, davranışın dili de, çocuğun ihtiyacı da çok daha net anlaşılır.

 

Bazıları bağırır, vurur ya da kaçar; bu çocuklar fark edilir.


Bazıları ise fark edilmemek için kendini küçültür. Daha az ister, daha az gösterir, daha az yer kaplar. Sorun çıkarmaz; ama kaybolur.

 




Faydalanılan Kaynaklar & Okuma Notları

Aşağıda yer alan isimler; nesnelleştirme, ilişki temelli tehdit, sinir sistemi gelişimi, travma ve bağlanma alanlarında bu yazının kuramsal ve klinik zeminini oluşturan temel çalışmaları temsil etmektedir. Bu metin akademik bir derleme değil; farklı disiplinlerde üretilmiş bilgilerin insani, ilişki merkezli ve bütüncül bir dille bir araya getirilmesi çabasıdır.

 

Bruce D. Perry

Çocuk psikiyatristi, nörobilimci

The Boy Who Was Raised as a DogWhat Happened to You?

– Sürekli ve kaçınılamayan ilişki tehditleri altında gelişen çocuk beynini, davranışı etiketlemeden sinir sistemi ve deneyim üzerinden okuyan temel klinik yaklaşım.– “Beyin olaylara değil, deneyime göre şekillenir” vurgusuyla bu yazının omurgasını oluşturur.

 

Stephen W. Porges

Sinirbilimci, psikolog

Polyvagal Theory

– Güven ve tehdit algısının bilinçdışı olarak nasıl tarandığını (nörosepsiyon),– Sinir sisteminin niyete değil, güven ve tehlike ipuçlarına yanıt verdiğini açıklayan biyolojik çerçeve.

 

Bessel van der Kolk

Psikiyatrist, travma araştırmacısı

The Body Keeps the Score

– Çözümlenmeyen tehditlerin yalnızca zihinsel değil, bedensel olarak taşındığını,– Davranışların çoğu zaman bu bedensel yükün dışavurumu olduğunu gösterir.

 

Donald W. Winnicott

Çocuk doktoru, psikanalist

True Self / False Self kavramsallaştırmaları

– Görülmeyen ve karşılanmayan duyguların, çocuğu uyumlanan, görünmezleşen ve “iyi çocuk” benliği geliştirmeye nasıl ittiğini açıklayan psikodinamik zemin.

 

Daniel N. Stern

Çocuk psikiyatristi, gelişim araştırmacısı

Duygusal eşlik (affect attunement), özne olarak gelişim ve erken ilişkilerin sinir sistemiyle etkileşimi üzerine çalışmalarıyla, ilişki temelli düzenlemenin önemini destekler.

 

John Bowlby & Mary Ainsworth

Psikiyatrist / Gelişim psikoloğu

Bağlanma Kuramı

– Güvenli, güvensiz ve tehdit altında gelişen bağlanma örüntülerinin,– Davranış, duygu düzenleme ve sinir sistemi organizasyonu ile ilişkisini ortaya koyar.

 

Gabor Maté

Tıp doktoru, yazar

– Davranışı patoloji olarak değil; karşılanmamış ihtiyaçların ve hayatta kalma uyumlarının sonucu olarak ele alan yaklaşımıyla yazının insani perspektifini tamamlar.

 

Kurumsal & Klinik Çerçeveler

ChildTrauma Academy – Sürekli tehdit altında gelişen çocuk sinir sistemi üzerine klinik ve eğitim temelli modeller.

National Child Traumatic Stress Network (NCTSN) – Çocukluk çağı travmalarının davranış, gelişim ve sinir sistemi üzerindeki etkilerine dair bütüncül yaklaşımlar.

Polyvagal Institute – Güven, tehdit ve sinir sistemi düzeni üzerine Polyvagal temelli çerçeveler.

Zero to Three – Erken çocuklukta ilişki temelli düzenleme ve bağlanma odaklı gelişim modelleri.

Harvard Center on the Developing Child – Erken deneyimlerin beyin mimarisi ve stres yanıt sistemleri üzerindeki etkileri.

 

 

 

 

 
 
 

Yorumlar


Bu bakış açısıyla daha yakından çalışmak isteyenler için iletişim alanı.

© 2035 by Train of Thoughts. Powered and secured by Wix

bottom of page