top of page

16-BURNOUT (2): BEDENE YAZILAN BEDEL

  • 2 saat önce
  • 11 dakikada okunur

Davranıştan Önce Beden Konuşur

Duyulmayan çocuk kaybolur.


Çünkü beden önce taşır; sonra gösterir.

Bazı çocuklar bağırarak kaybolur.

Bazıları sessizleşerek.


Dışarıdan bakıldığında biri “zor”, diğeri “iyi” görünür.

Ama bedende olan çoğu zaman aynıdır:

Taşıyamayan bir sinir sistemi.


Davranış sonradan görünür.

Beden daha önce konuşur.


Bu yazı tam olarak buradan başlar.


Bazı çocuklar taşar. Bazıları silikleşir.

Ama her ikisi de yalnızca davranış taşımaz; bedensel ve ruhsal bir yük taşır.


Ve bu yük çoğu zaman tek bir yerden birikmez.


Bu yük iki ana kaynaktan oluşur:


Bu yük iki ana kaynaktan oluşur:


Birincisi, otizmle birlikte sık görülen eş tanılı durumların bedensel yükü.


İkincisi ise, uzun süreli stres, uyum baskısı ve yetersiz destek birikiminin oluşturduğu autistic burnout (tükenme) tablosu.


Bu süreçte beden yalnızca yorulmaz.

Uyku, sindirim, enerji, bağışıklık ve ağrı sistemleri de etkilenir.


Autistic burnout; uzun süreli stres, uyum baskısı ve yetersiz destek altında

sinir sisteminin taşıma kapasitesini kaybetmesidir.


Bu, “otizm ilerledi” değil; “erişim kapandı” tablosudur.



Otizm değişmez. Değişen şey çocuğun erişimidir.

Bu yüzden sessizlik, itaat ya da geri çekilme

her zaman “iyi gidiş” değildir.


Bazen bu sessizlik, bedenin alarmı kapatarak hayatta kalma çabasıdır.


Tam da bu nedenle, Türkiye’de “otizmi ağırlaştı” denilen dönemlerde davranıştan önce bedenin ne taşıdığına bakmak, klinik olduğu kadar etik bir zorunluluktur.


Ve bu yazı, sessizliği iyileşmeyle karıştıran bu yanılgının bedende nasıl bir kayıt bıraktığını görünür kılmak için yazıldı.


Bir önceki yazıda şurada durmuştuk:


Bir çocuğun yaşadığı çöküşü “otizmin doğası” olarak okumak,

yalnızca kavramsal bir hata değil;

çocuğun ve ailenin taşıdığı yükü görünmez kılan etik bir körlüktür.


Çünkü bir tabloya yanlış ad verdiğimizde,

sorularımız da yanlış yerden sorulmaya başlar.

Davranışa bakarız; ama bedeni kaçırırız.


Buraya kadar tabloyu adlandırdık.

Şimdi bu tablonun çocukta nasıl göründüğüne bakacağız.


Türkiye’de Burnout Neden “Otizmin Kendisi” Sanılıyor?

Türkiye’de autistic burnout çoğu zaman fark edilmez.

Çünkü sistem bazı bedensel sinyalleri yanlış olumlu okur:


Sessizlik → iyi sanılır

İtaat → gelişme sanılır

Direncin kaybolması → alıştı diye rahatlatır.


Oysa beden o sırada şunu yapıyordur:


kendini kapatıyordur,

maskeleme artmıştır,

enerji kısıtlanmıştır,

tepki üretmek yerine geri çekilme başlamıştır.


Ama sistem bu tabloyu bedenin diliyle değil, davranışın konforuyla okur.


Ve şu cümleler duyulur:

Otizmi ağırlaştı.

Durumu zorlaştı.

Çocuk geriledi.


Bu cümleler çoğu zaman kötü niyetli değildir.

Ama bedende çok ağır bir kayıt bırakır.


Çünkü çocuğun yaşadığı şey doğası gereği sanıldığında,

artık kimse “neden oldu?” diye sormaz.


Oysa soru tam orada başlar.

Gerçekte olan şudur:


Otizm değişmez; değişen şey çocuğun erişimidir.

Ve bu kapasite kaybı; otizmin doğasından değil, uzun süreli yanlış iklimden, hızdan, baskıdan, regülasyonsuz ilişkiden, “idare etme”nin norm hâline gelmesinden doğar.


Türkiye’deki temel yanılgı şudur:


Sessizlik rahatlatıcıdır. Oysa bazen sessizlik, çöküşün sesidir.

Sistem rahatladıkça, çocuk daha yalnız kalır.

Ve bu yalnızlık hâli, “otizmin gereği” sanılarak normalleştirilir. Oysa burada olan şey, otizmin kendisi değil; onarımsız bırakılmış bir sinir sistemidir.


Bu Bölümün Klinik Pusulası

Otizmi burnout’la karıştırmak,

çocuğun yaşadığı çöküşü geri döndürülebilir bir süreç olmaktan çıkarıp

kader hâline getirmektir.


Ve bu kader anlatısı yerleştiğinde, artık kimse şunu sormaz:

“Bu bedeni buraya getiren neydi?”


Sistem sadece şunu söyler:

“Yapacak bir şey yok.”


Oysa vardır.

Ama bunun için bir sonraki eşiğe geçmek gerekir.


Bazı ebeveynler bu dönemi şöyle anlatır:

“Eskiden zorlanıyordu ama içindeydi. Şimdi sanki yok.”


Nörolog ve Psikiyatristlerin Ortak Okuması

Bu okuma tek bir uzmanın yorumu değildir. Travma, gelişim ve nörobiyoloji alanındaki uluslararası literatürde farklı disiplinlerden birçok nörolog ve psikiyatrist aynı tabloyu farklı kavramlarla ama ortak bir yerden tarif eder: Bu bir bozulma değil, uzun süre taşınmış bir alarm hâlidir.


Nörobilim, psikiyatri ve travma alanında çalışan farklı disiplinler bu tabloya baktığında, ortak bir yerde buluşur: Burada görülen şey bir bozulma ya da otizmin ilerlemesi değildir. Görülen şey, uzun süre regülasyonsuz alarmda kalmış bir sinir sistemidir.


Farklı disiplinler aynı yere varır:


Gelişimsel nörobiyoloji: Beyin “yapmıyor” değildir; erişemiyordur.


Otonom sinir sistemi: Beden tehlike geçti demeden sosyal bağ bile pahalılaşır.


Travma çizgisi: Bastırılan duygu kaybolmaz; bedende şekil değiştirir.


Bağlanma: Regülasyon yalnız öğrenilmez; ilişki içinde kurulur.


Zihin–beden: Zihin, beden sinyallerine erişemezse “kendini” de kaybeder.


Stres–hastalık: Yük sadece davranışta değil; uyku–bağırsak–ağrı hattında da görünür olur.


Bu yüzden bazı çocuklar taşar, bazıları silikleşir.


Ama ikisinde de mesele davranış değil; alarmdır.


Bu, otizmin ilerlemesi değil; sinir sisteminin üst katmanlara erişememesidir.

Yani çocuk değişmez; erişimi değişir.



Otonom sinir sistemi perspektifi şunu hatırlatır:

Beden, tehlikeyi bilinçten önce algılar.

Çocuk uzun süre “güvende değilim” sinyalinde kaldığında,

sosyal bağ bile tehdit gibi kodlanabilir.

O yüzden bazen çocuğun uzaklaşması “isteksizlik” değil;

bedenin “yakınlık artık pahalı” demesidir.

Sessizlik burada iyileşme değil,

sinir sisteminin hayatta kalmak için kapanması olabilir.


Yani uzaklaşma isteksizlik değildir; maliyettir.


Travma–beden hafızası çizgisi şunu söyler: “Beden, olan biteni unutmaz.” Duygular bastırıldığında, yük kaybolmaz; şekil değiştirir. Kimi çocuk taşar ama rahatlamaz; kimi çocuk silikleşir ve hissizleşir. Beden, yükü ya dışarı taşır ya içeri kilitler. Ama her iki durumda da mesele problem davranış değil; bedeniyle hayatta kalmaya çalışan bir çocuktur.


Yani sessizlik sakinlik değildir; kapanmadır.


Bağlanma ve duygusal regülasyon perspektifi şunu görür: Erken ilişki, beynin regülasyon altyapısını kurar. Çocuk duygularını “birlikte düzenleyemediğinde”, yalnız regülasyon yükü taşımaya başlar. Bu yük bazen duygu taşmasına (taşma), bazen duygu kapatmasına (silikleşme) gider. Yani uysallık bazen regülasyon değil; regülasyon yokluğunda donmadır.


Bazen uyum, güven değil; vazgeçiştir.


Zihin–beden bütünlüğü şunu hatırlatır: Zihin, beden durumlarının haritasıdır. Bedensel sinyaller bastırıldıkça, duygu farkındalığı ve karar verme de daralır. Çocuk bir süre sonra “ben ne hissediyorum?” a erişemez. Bu, karakter değil; bedensel sinyal erişim kaybıdır.


Yani sorun anlamamak değil, hissedememektir.


Stres–hastalık ilişkisi çerçevesi şunu ekler: Hastalık ve çökkünlük bazen bastırılmış stresin beden dilidir. Sürekli uyum zorunluluğu, duyguyu bastırma ve yalnız kalma; bedensel sistemlerde birikimli yük üretir. O yüzden bazı çocukların burnout’u yalnız “davranış” değil; uyku–bağırsak–ağrı–yorgunluk hattında da görünür.



Bu yüzden bazı çocuklar doktordan doktora gider ama cevap bulunamaz.


Bu altı çizginin ortak cümlesi nettir:

Bu çocuklarda görülen fiziksel ve ruhsal tablolar,

otizmin doğası değil;

uzun süre yalnız bırakılmış bir sinir sisteminin bedelidir.


Ve şimdi o alarmın iki büyük yolu vardır:

Bazı çocuklar savaşarak taşar; bazıları kaybolarak silikleşir.

 

 

İki Yol: Taşma ve Silikleşme

Taşma ve silikleşme bir “etiket” değildir.

Bir “teşhis” hiç değildir.

Bu ayrım, bedenin alarmını anlamak için bir okuma kolaylaştırıcısıdır.


Taşan çocukta çoğu zaman şunu görürüz:

  • beden sürekli savaş–kaç hattında kalır

  • uyarana tolerans düşer, tepki yükselir

  • uyku bozulur, sindirim alevlenir

  • dikkat ve öğrenme “var gibi” ama erişim dalgalıdır, psikosomatik ağrılar ve yorgunluk eşlik edebilir


Taşma, çoğu zaman “huysuzluk” değil; kaçış hakkı olmayan maruziyete verilen sinir sistemi cevabıdır.


Silikleşen çocukta ise şunu görürüz:

  • beden kapanır, donma artar

  • dışarıdan iyi görünür ama içeriden enerji kısılır

  • bazen çok uyuyor gibi görünür ama dinlenmeyen bir uyku vardır

  • sosyal çekilme ve “temastan kaçma” artar, depresyon benzeri donukluk oluşabilir


Silikleşme çoğu zaman “mizaç” değil; duyulamadığını öğrenmiş bir bedenin geri çekilme stratejisidir.


Taşmayı Bırakan Çocuklar

Savaşarak Tükenen Bedenler, Sessizliğe Sığınan Alarm

Bazı çocuklar uzun süre savaşır. Taşarlar. Bağırırlar. Direnirler. Çünkü başka türlü duyulamazlar.

Bu çocukların “taşması” çoğu zaman bir tercih değildir.


Bu, sinir sisteminin, kaçış hakkı olmayan bir maruziyet içinde bulduğu tek çıkıştır:

Beni gör. Beni duy. Dur.


Bu yüzden bu çocuklar erken yaşta zor diye anılır.

Yıpratıcı denir.

Artık baş edilemiyor denir.


Ve çoğu sistem, taşmayı şöyle okur:

“Davranış sorunu”


Oysa bedende olan şudur: Sürekli açık kalan bir alarm.


Bu çocuklar, bir süre daha taşar.

Çünkü taşma işe yarıyor gibi görünür:

Birileri gelir.

Bir şey durur.

Bir kapı kapanır ya da açılır.

Bir dikkat oluşur.


Ama taşma, bedensel bir borçla çalışır.

Her taşma, bir miktar daha enerji yakar.

Her taşma, bedenin içine bir miktar daha stres hormonu yazar.

Her taşma, uykuya, bağırsağa, bağışıklığa, kas tonusuna yeni bir maliyet ekler.


Ve zamanla şu olur:

Çocuk hâlâ taşar gibi görünür ama artık taşma rahatlatmaz.

Deşarj vardır, ama regülasyon yoktur.

Savaş vardır, ama güven yoktur.


Bir noktadan sonra sistemin çevresi değişir:

Eller değişir.

Kurum değişir.

Sınıf değişir.

Kişiler değişir.

Bazen bakım devredilir.

Bazen “artık biz yapamıyoruz” denir.


Ve çocuk, tanıdığı tek temas biçimini de kaybeder.


İşte burada çok kritik bir eşik vardır:

Bazı çocuklar taşmayı bırakır.


Dışarıdan bakıldığında bu an “mucize” gibi görünür:

Bak sakinleşti.

Alıştı.

Artık sorun çıkarmıyor.


Ama bu çoğu zaman iyileşme değildir.

Bu çoğu zaman rahatlama hiç değildir.

Bu, sinir sisteminin şunu söylemesidir:

“Artık savaşacak gücüm kalmadı.”


Taşma bittiği için “problem çözülmüş” olmaz.

Taşma bittiği için “regülasyon gelmiş” olmaz.

Taşma bittiği için “güven oluşmuş” olmaz.


Bazen taşma biter çünkü umut biter.

Bazen taşma biter çünkü beden, hayatta kalmak için daha derin bir stratejiye geçer: kapanma. donma. çekilme. silikleşme.


Bu çocuklar artık:

• daha az bağırır

• daha az karşı çıkar

• daha az talep eder

• daha az göz teması kurar

• daha az oyun getirir

• daha az “ben buradayım” der.


Ve sistem bunu iyi zanneder.

Çünkü sistem, davranışın konforunu bedenin gerçeğine tercih eder.


Oysa bu noktada çocuk “zor” değildir. Bu noktada çocuk yalnızdır.

Ve bu yalnızlık, travmanın en sessiz ama en ağır hâlidir.


Bu yüzden bu yazının etik netliği şudur:

Taşmanın bitmesi her zaman iyileşme değildir.

Bazen taşmanın bitmesi, taşıma kapasitesinin çökmesidir.


Ve eğer taşma bittiğinde biz “oh” deyip rahatlıyorsak,

aslında çocuğun bedeni şunu öğrenir:

“Sessiz kalırsam kabul ediliyorum.”

“Görünmez olursam sorun olmuyorum.”



Bu kayıt, çocuklukta başlar. Ama yaşam boyu konuşur.



Bir çocuk, savaşmayı bıraktığında yalnızca davranış değiştirmez: Hayata dair bir karar alır.

“Ses çıkarmak işe yaramıyor.”

“İhtiyaç göstermek tehlikeli.”

“Yakınlık maliyetli.”

“O zaman ben yok olayım.”


İşte silikleşen çocukların hikâyesi bazen tam burada başlar:

Savaşarak tükenen bir bedenin, sessizliğe sığınan alarmıyla.


Bazı çocuklar silikleşerek başlamaz; savaşarak tükenir ve ancak sonra sessizliğe sığınır.

Silikleşen Çocuklar

Silikleşen çocuklar çoğu zaman fark edilmez.

Çünkü onlar sorun çıkarmaz.

Taşmaz. Bağırmaz. Talep etmez.


Erken yaşta aldıkları etiketler farklıdır:

“Uysal.”

“Uyumlu.”

“Sorunsuz.”

“Kendi hâlinde.”


Ama bu sessizlik bir mizaç özelliği değildir. Bu sessizlik, duyulamadığını defalarca deneyimlemiş bir bedenin geri çekilme stratejisidir.


Bu çocuklar şunu öğrenir:

“Zaten taşsam da gelen olmuyor.”

“O zaman hiç görünmeyeyim.”


Ve beden şu kaydı alır:


Varlığım, yokluğumdan daha az güvenli.


Bu kayıt çocuklukta “iyi çocuk” olarak alkışlanabilir.

Ama bedende kalır.

Ve yetişkinlikte sessizce konuşmaya devam eder.


Silikleşmenin Yetişkinlikte Yankısı

Yetişkinlikte bu yankı nasıl duyulur?

– duygularını tanımlamakta zorlanma

– “ne istediğini bilmeme” hâli

– kendi sınırlarını fark edememe

– ilişkilerde aşırı uyum veya tamamen geri çekilme

– hayır diyememe ama içten içe tükenme

– kronik yorgunluk, boşluk hissi, anlamsızlık


Bu kişiler konuşuyorsa genellikle şunu söyler:

“Bir şeyim yok gibi… ama iyi de hissetmiyorum.”


Çünkü sorun bir olay değildir.

Sorun, yıllar önce bırakılmış bir temas ihtiyacıdır.

Bu yetişkinler çoğu zaman yardım da istemez.

Çünkü yardım istemek, geçmişte işe yaramamıştır.

Ve beden şunu öğrenmiştir: “İhtiyaç göstermek risklidir.”


Burada depresyonla karıştırılan şey çoğu zaman şudur:

Donmuş bir regülasyon sistemi.

Ne tam mutsuz, ne tam canlı.

Sadece askıda.

Bu bir kişilik özelliği değildir.

Bu, zamanında tutulmamış bir sinir sisteminin gecikmiş yankısıdır.


Bedene Yazılan Kayıt, Nasıl Bir Hayata Dönüşür?

Çocuklukta bedene yazılan kayıtlar, yetişkinlikte bir kader gibi yaşanabilir.

Ama bu kader doğuştan değildir.

Bu kader, ilişkisizlikten yazılmıştır.


Taşan çocuklar, dışa vuran alarmı taşımaya devam eder.

Silikleşen çocuklar, içe çekilmiş alarmı sessizlikle taşır.

Ama iki grubun da ortak noktası aynıdır:


Regülasyon, ilişkisel olarak öğrenilememiştir.



Bu yüzden yetişkinlikte:

– stresle baş etme zorlaşır

– yakın ilişkiler tetikleyici olur

– güven kurmak zaman alır

– beden hâlâ “bir şey olacak” modundadır.



Ve çoğu yetişkin şunu sanır: “Ben böyleyim.” Oysa çoğu zaman doğru cümle şudur: “Ben böyle kalmak zorunda bırakıldım.”

Buradaki kritik fark şudur:

Kişilik değişmez.

Ama bedensel kayıtlar çözülebilir.

Çünkü sinir sistemi, yaşla değil; deneyimle değişir.


Eğer yeni bir deneyim şunu söylüyorsa:

“Burada acele yok.”

“Burada hata tehlike değil.”

“Burada tepki verdiğinde yalnız kalmıyorsun.”


Beden yavaş yavaş şunu öğrenir:

“Demek ki dünya hep böyle değilmiş.”


İyileşme tam olarak budur.

Geçmişi silmek değil.

Ama bugünde yeni bir iz yazmak.



3 Katmanlı Tarama Bloğu

Adı Koymadan Önce Bedeni Okumak İçin

1) En sık görülen alanlar (hızlı okuma):

  • Uyku: dalma güçlüğü, sık uyanma, erken uyanma, ritim kayması

  • Bağırsak: kabızlık/ishal dalgası, karın ağrısı, şişkinlik, reflü

  • Ağrı / yorgunluk: kronik yorgunluk, baş ağrısı, yaygın ağrı, efor sonrası çökme

  • Nörolojik eşlikler: dalma/boş bakma, ani donmalar; bazı çocuklarda epilepsi eşliği

  • Ruhsal yük: anksiyete, depresyon benzeri çökkünlük, travma ilişkili tetikte olma/donma

  • Masking yükü: dışarıdan iyi görünme, içeriden tükenme (ergenlikte risk artar)


2) Taşan vs silikleşen: risk deseni nasıl farklılaşır? Taşan çocuk (dışa vuran alarm):

  • uyku taşmaları, sabaha karşı alarm yükselmesi

  • stresle GI alevlenme (kabızlık/karın ağrısı)

  • yoğun anksiyete döngüsü, yaralanma riski

  • “deşarj” sonrası çökme


Silikleşen çocuk (içe çekilen alarm):

  • dinlendirmeyen uyku, kronik yorgunluk

  • depresyon gibi ama aslında donma

  • somatik yakınmalar (baş ağrısı, yaygın ağrı)

  • sosyal geri çekilme, içsel yalnızlık

  • masking ile ruhsal risklerin artması (özellikle ergenlikte)


3) Bir çocuğa otizmi ağırlaştı denmeden önce sorulacak sorular:

Uyku: Dalma nasıl? Kaç kez uyanıyor? Sabah dinlenmiş mi? Horlama/ritim kayması var mı?


Bağırsak: Kabızlık, karın ağrısı, şişkinlik, reflü? İştah dalgası?


Ağrı/yük: Baş ağrısı, kas-eklem ağrısı, diş/çene sıkma? Efor sonrası çökme?


Nörolojik: Dalma, boş bakma, ani donmalar? Ani bozulma varsa nörolojik zemin sorgulandı mı?


Ruhsal: Kaygı arttı mı? Çökkünlük/geri çekilme var mı? (ergenlikte kendine zarar sinyali var mı?)


Maruziyet: Hız, baskı, kaçış hakkı, duyusal yük, masking zorunluluğu arttı mı? İlişki/regülasyon arttı mı?



Bu yazının etik pusulası şudur:

Adı koymadan önce bedeni tara.

Davranışa bakmadan önce maruziyeti gör.

Sessizliği iyi sanmadan önce, “beden ne yaşadı?” diye sor.




Kapanış:

Sessizlik İyileşme Değildir



Sessizlik bazen rahatlamadır. Ama bazen vazgeçiştir. Dışarıdan aynı görünürler. Ama beden içeride bambaşka şeyler yaşar.


Rahatlamada:

• nefes genişler

• oyun geri gelir

• temas mümkündür



Vazgeçişte:

• enerji kapanır

• bakış boşalır

• ilişki yük olur



Bu iki hâli ayırt edemeyen sistemler, en ağır hatayı burada yapar.


Ve çoğu zaman geç kalır.





Tek Cümlelik Nihai Mühür


Çocuklar yaşadıklarını unutabilir; ama beden, unutmaz.


Köprü Mührü

Bir çocuk hâlâ taşırken de burnout’a yürüyor olabilir; silikleşirken de.

Herkese tepki verirken de, kimseyi istemezken de.

Bazen bağırarak tutunur; bazen sessizleşerek kaybolur.


Ama ortak olan şudur:

Beden artık taşıyamıyordur.

Bu yazıda burnout’un ne olduğunu, nasıl yanlış okunduğunu

ve sessizliğin neden iyileşme olmadığını gördük.


Şimdi bir sonraki eşik şudur: Onarım nereden başlar? 


Çünkü burnout’tan gelen bir çocuk için mesele ne yapılacağı değil; bedenin yeniden güvende olduğunu hissedebileceği ilk yerin neresi olduğudur.


Bir sonraki yazı, tam da bu sorunun peşinden gidecek:

Burnout’tan gelen bir çocukta onarım nereden başlar?





Kaynakça / Kuramsal Arka Plan

Bu yazı dizisi; çocukların davranışlarını bireysel bir “sorun” olarak değil, sinir sistemi, ilişki, bağlam ve maruziyet ekseninde ele alan çok disiplinli bir literatüre dayanır. Aşağıdaki kaynaklar; taşma, silikleşme, masking, shutdown, meltdown, autistic burnout ve bedensel kayıtların nörofizyolojik, ilişkisel ve gelişimsel temellerini anlamak için başvurulan ana hatları içerir. Bu çerçevede davranış neden değil, çoğu zaman sonuç olarak ele alınır; odak çocuğun “ne yaptığı”ndan çok, bedenin ne taşıdığıdır.


1) Sinir Sistemi, Travma ve Regülasyon

Bruce D. Perry — The Boy Who Was Raised as a Dog; What Happened to You?→ Kronik stres altında duruma bağlı işlevsellik, regülasyon–ilişki–öğrenme sırası (Neurosequential Model / NMN)

Stephen W. Porges — The Polyvagal Theory→ Nörosepsiyon, güven/tehdit algısı, sosyal bağ ve kapanmayan alarm döngüsü

Bessel van der Kolk — The Body Keeps the Score→ Travmanın bedensel hafızası, “unutma” ile “bedenin yanıtı” arasındaki fark

Allan N. Schore — Affect Regulation and the Origin of the Self→ Erken ilişki, sağ beyin gelişimi, regülasyonun ilişkisel temeli

Jaak Panksepp — Affective Neuroscience→ Duygusal beyin sistemleri, hayatta kalma devreleri (savaş–kaç–donma)

Antonio Damasio — The Feeling of What Happens; Self Comes to Mind→ Bedensel sinyaller, duygu–zihin bütünlüğü, “zihin bedenden ayrı değildir” çizgisi

2) Bağlanma, Gelişim ve İlişkisel Zemin

John Bowlby — Bağlanma KuramıMary Ainsworth — Güvenli/güvensiz bağlanma örüntüleri→ Güvenli üs, stres yanıtı ve ilişki içinde regülasyon

Daniel Stern — (gelişimsel çalışmalar)→ Duygusal eşlik, ritim/tempo, karşılıklı düzenleme

Donald Winnicott — (True/False Self çizgisi)→ Uyumlanma, silikleşme ve “sessizliğin” klinik anlamı

Peter Fonagy — (mentalizasyon / reflective functioning)→ Tehdit altında zihin–beden–ilişki kapasitesi; anlamı koruyan okuma

T. Berry Brazelton — (gelişimsel yaklaşım)→ Ebeveyn–bebek etkileşimi, gelişimsel duyarlılık

Colwyn Trevarthen — (intersubjectivity)→ İlişkisel gelişim, eşzamanlılık, duygusal ritim

3) Otizm, Dil–İletişim ve Klinik Profiller

Simon Baron-Cohen; Uta Frith; Helen Tager-Flusberg→ Otizm araştırmaları: bilişsel profiller, dil/iletişim gelişimi çizgileri

Margaret Bauman; Ami Klin; Catherine Lord→ Nörogelişimsel değerlendirme, klinik profiller ve izlem

4) Duyusal Yük, Bedensel Eşikler ve Regülasyon

A. Jean Ayres — Sensory Integration and the Child→ Duyusal yük, eşik, regülasyon–davranış ilişkisi

Lucy Jane Miller — (duyusal işlemleme / klinik modeller)→ Duyusal işlemleme güçlükleri ve işlevsellik–regülasyon bağlantısı

5) Bedende İz, Somatik Çalışmalar ve Travma ile Beden Arasındaki Köprü

Pat Ogden — (Sensorimotor Psychotherapy)→ Bedensel örüntüler, travma izleri ve regülasyonun bedensel dili

6) İlişki Temelli ve Güçlendirici Yaklaşımlar

Stanley Greenspan — DIR / Floortime→ İlişki–duygu–gelişim ekseni

Barry Prizant & Amy Laurent — Uniquely Human→ Davranış = iletişim/sinyal; “sorun” yerine “anlam” okuması

Ross Greene — The Explosive Child→ “Çocuklar yapabiliyorsa yapar” (beceri + stres + regülasyon)

Stuart Shanker — Self-Reg→ Regülasyon ≠ itaat; stres yükü ve öz-düzenleme

Mona Delahooke — Beyond Behaviors→ Davranışın arkasındaki nörofizyolojik durum; “bedeni oku” pusulası

7) Nöroçeşitlilik, Masking ve Öz-Anlatılar

Nick Walker — Neuroqueer Heresies→ Autistic burnout, masking, “uyum ≠ iyileşme”

Devon Price — Unmasking Autism→ Masking’in bedeli, görünmezlik ve tükenme

Donna Williams — Nobody Nowhere→ Sessizliğin “iyi oluş”la karıştırılması; içe çekilmenin deneyim dili

Judy Singer→ Nöroçeşitlilik paradigması

Michelle Dawson; Stephen Shore; Thomas Armstrong→ Otizmli bireylerin birinci tekil deneyimleri ve nöroçeşitlilik odaklı okuma

Otizm öz-savunuculuk literatürü (ASAN, NeuroClastic ve otizmli yetişkin yazıları)→ Kolektif deneyim, masking/burnout ve etik dilin zeminleri

8) Kurumsal ve Akademik Kaynaklar

Harvard Medical School National Institute of Mental Health (NIMH)Centers for Disease Control and Prevention (CDC)World Health Organization (WHO) American Academy of Pediatrics (AAP)Autism Research Institute Neurosequential Model Network (ABD / Global)



Etik Kaynak Notu

Bu yazıda yer alan kavramların bir kısmı; otizmli yetişkinlerin öz-anlatılarından süzülen kolektif deneyimle de örtüşür (Nick Walker, Devon Price, Donna Williams ve öz-savunuculuk literatürü). Metin, otizmi “düzeltilecek bir bozukluk” olarak değil; yanlış iklim, aşırı maruziyet ve regülasyonsuzluk altında bedensel maliyet biriktiren bir sinir sistemi perspektifiyle ele alır. Bu nedenle odak bireyde “kusur” aramak değil; bağlamı ve yükü görünür kılmaktır.




 
 
 

Yorumlar


Bu Alan Şu An Ne İçin Var?
 

Buradaki yazılar bir danışmanlık çağrısı değildir.
Şu an bu alan, düşünmek, durmak ve dili netleştirmek için var.

İleride bu bakış açısıyla daha yakından çalışılabilecek yollar açıldığında,
bunu burada açıkça paylaşacağım.
 

© 2035 by Train of Thoughts. Powered and secured by Wix

bottom of page