top of page

17-BURNOUT’TAN SONRA NE OLUR?

  • 14 saat önce
  • 14 dakikada okunur

Tercümanlar gidince: İyileşme değil — gerçek görünür olur



Okuyucu Not:

Eğer bu metni, zorlanmanın çok yoğun yaşandığı bir dönemde okuyorsan, bunu daha sakin bir zamana bırakman tamamen anlaşılır. Bu yazı aceleyle değil; beden biraz nefes alabildiğinde okunmak için yazıldı. Okurken daralırsan, bunu yanlış olduğunun kanıtı olarak görme. Bu, uzun süredir yalnız taşınmış bir yükün bedende bıraktığı izin sesi olabilir.


Burnout’tan sonra çoğu insan aynı soruyu sorar:

“Şimdi ne olacak?”

Bu soru anlaşılır bir sorudur.


Burnout yalnızca bir tükenme değildir; alışılagelmiş işleyişin çözülmesidir. Yön duygusunun dağılmasıdır.

Ama burnout’a herkes aynı yerden gelmez.

Kimi taşarak gelir.

Kimi silikleşerek.

Kimi yıllarca uyum üreterek görünmeden yürür ve bir gün artık yürüyemez.


Bu yüzden burnout’tan sonra olan şey tek bir şey değildir.

Ama ortak olan şudur:

Beden eski biçimiyle devam edemez.

Bazı çocuklarda alarm hâlâ açıktır.

Bazılarında alarm kapanmıştır.

Bazı yetişkinlerde ise beden, yıllarca sürdürdüğü uyumu artık üretemez hâle gelmiştir.


Burnout’tan sonra hızlı bir iyileşme olmaz. Çünkü burada bozulan bir şey değil; sürdürülemeyen bir biçim görünür olur.

Olan şey şudur: Beden bir eşiğe gelir.

Eşik, çocuğun değiştiği yer değildir; onu okuma biçimimizin değişmek zorunda kaldığı yerdir. Beden o eşikte eski ritmi askıya alır: dışarıdan boşluk gibi görünür, içeride ise idare eden kaslar gevşer, dayanan yüz ifadesi düşer. Birçok aile o anda şunu hisseder: Meğer biz yürümüyormuşuz; hep koşuyormuşuz.


Tercümanlar Gidince: Geriye Beden ve İlişki Kalır

Açıklama bittiğinde ilişki başlar.

Tam da bu noktada bazı aileler şunu da fark eder:

“Biz bu çocuğu bugüne kadar hep tercümanlardan dinledik.

Bize onu hep birileri anlattı.

Ama şimdi onlar yok.”


Bu bir sitem değildir.

Bu bir kırgınlık da değildir.

Çoğu zaman o insanlar iyi niyetlidir.

Çok emek vermişlerdir.

Çok üzülmüşlerdir.

Ama bir noktada cümleler azalır.

Öneriler seyrekleşir.

“Çok zor bir tablo” denir.

Ve yavaş yavaş alan boşalır.

Bu çekilme bir ihmal değildir.

Bazen gerçekten sınırdır.

Bazen çaresizliktir.

Bazen sistemin kendisidir.


Ama aile için o an çok yalnızdır.

Çünkü o ana kadar çocuk hep açıklanmıştır.

Hep yorumlanmıştır.

Hep bir çerçeve içinde anlatılmıştır.

Şimdi ilk kez açıklamasızdır.


Ve aile şunu fark eder:

Biz bugüne kadar çocuğu anlatılan yerden tanıyormuşuz.

Şimdi onu doğrudan duymamız gerekiyor.

Bu ürkütücüdür.


Ama aynı zamanda çok gerçektir.

Çünkü tercümanlar çekildiğinde geriye iki şey kalır:

çocuğun bedeni ve ilişki.


Tercümanlar gittiğinde boşluk oluşmaz.

Gerçek başlar.


Burnout sonrası: performans değil, kapasite konuşur.

BURNOUT’A GELMİŞ ÇOCUK

Taşan ve Silikleşen İki Bedensel Figür

Burnout’a gelmiş bir çocuk tek bir şekilde görünmez.

Aynı bedensel tükenme, iki farklı yönden dışarı vurabilir.

Bazı çocuklar taşar.

Bazıları silikleşir.

Bu iki hâl birbirinin zıttı gibi görünür.

Ama kökenleri aynıdır.

Her ikisi de uzun süre taşımış bir bedenin artık taşıyamadığını anlatma biçimidir.


Çoğu zaman bu noktada “davranış” değil, beden konuşur. Sadece dili farklıdır.

Taşan Çocuk

Taşan çocuk, burnout’a gelmiş ama alarmı henüz kapanmamış çocuktur.


Bu çocukta sıkça şunlar görülür:

• En küçük seste irkilme

• Anne–baba sesine ani tahammülsüzlük

• Ortama giren biriyle birlikte patlama

• Vurarak, çarparak, iterek boşaltma

• Dışarı çıkmayı reddetme ama evde de huzursuz olma

• Bedeniyle sürekli bir yerlere çarpma

• Duramama ama yönsüzlük


Bu çocuk çoğu zaman “çok kötüleşti” diye okunur.

Oysa burada olan şey şudur:

Enerji hâlâ vardır, ama regülasyon yoktur.


Bu beden:

• Kaçamıyordur

• Tutamıyordur

• Ama boşaltmak zorundadır.


Taşan çocuk, bedenindeki yükü dışarı atmaya çalışan çocuktur.

Bu bir kontrolsüzlük değil; yük boşaltma zorunluluğudur. Bu çocukta görülen vurma ve çarpma, öfke değil; bedensel alarmın hâlâ açık olduğunu gösterir.


Bazen taşan çocuk şunu da yaşatır:

Evde herkes “dikkat kesilir.”

Kapı sesi azalır.

Konuşma tonu düşer.

Herkes çocuğun bir sonraki dalgasını bekler.

Bu bekleyiş, yalnızca çocuğun değil;

evin sinir sisteminin de alarmda olduğunu anlatır.


Silikleşen Çocuk

Burnout’a gelmiş ve alarmı kapatmak zorunda kalmış çocuktur.

Bu çocukta şunlar görülür:

• Donukluk

• Göz temasında azalma

• Konuşmama ya da çok az konuşma

• Oyun kurmama

• Tepkilerin yavaşlaması

• “Yokmuş gibi” görünme

• Uzun süre hareketsiz kalma


Bu çocuk çoğu zaman “sakinleşti” diye okunur.

Oysa bu sakinlik, bir rahatlama değildir.

Bu, bedenin kendini kapatmasıdır.


Silikleşen çocuk:

• Daha fazla taşırsa dağılacağını hisseder

• Bu yüzden kendini küçültür

• Görünmez olmaya çalışır.


Bu bir uyum değildir. Bu bir hayatta kalma biçimidir.

Silikleşen çocuk, yükü dışarı atamayan; yükü içeride donduran çocuktur.

Bazen bu hâl aileye şunu hissettirir:

“Çocuk yanımızda ama sanki bizden uzakta.”


Ve işte bu, burnout sonrası en ağır yalnızlıklardan biridir:

Bedenen aynı evde, sinir sistemi olarak ayrı odalarda yaşamak.



AYNI KAYIT, İKİ FARKLI YOL

Taşan ve silikleşen çocuklar farklı görünür.

Ama taşıdıkları kayıt benzerdir.


Her iki çocuk da şunu bedeninde taşır:

• Uzun süreli alarm

• Kaçış hakkı olmayan maruziyet

• Yanlış okunan sessizlik ya da yanlış cezalandırılan taşma

• “Dayanmalıyım” zorunluluğu


Taşan çocuk bu yükü dışarı vurur.

Silikleşen çocuk bu yükü içeri gömer.

Ama her iki durumda da bedenin söylediği aynı cümleye çıkar.

Taşan çocuk bağırır. Silikleşen çocuk susar.

Ama ikisinin de söylediği cümle aynıdır:


Bu yük tek başıma taşınacak bir yük değil.

AİLELERİN EN SIK YANILDIĞI YER

Taşan çocuk için:

• “Daha kötü oldu”

• “Kontrolünü kaybetti”

• “Davranış bozuldu.”


Silikleşen çocuk için:

• “Oh, sakinleşti”

• “İtaatkâr oldu”

• “Artık sorun çıkarmıyor”


Oysa gerçeklik şudur:

Taşma da silikleşme de aynı tükenmenin iki yüzüdür.

Biri görünür olduğu için daha çok müdahale edilir.

Diğeri sessiz olduğu için daha çok gözden kaçar.

Ama bedensel maliyet, her ikisinde de yüksektir.


Ve burada psikodinamik bir kırılma olur:

Davranış dili, ya susturur…ya da terk eder.


Aile çocukla baş başa kaldığında,

geriye “yöntem” değil, temas kalır.


1. Beklemek Neden Bu Kadar Zordur?

Burnout’tan sonra yapılması en zor şey, bir şey yapmadan kalabilmektir.

Çünkü zihin çözüm ister.

Zihin bir sonraki adımı bilmek ister.

Zihin “en azından bir şey yapalım” der.


Beklemek, ebeveyn için yalnızca durmak değildir; kontrol duygusunu askıya almaktır.

Kontrol azaldığında alarm artar.

Ve ebeveyn beyni harekete programlıdır.

Ama bu noktada beden henüz adım atacak yerde değildir.

Burnout, bedenin “artık bu tempoyla devam edemem” dediği yerdir.


Bu yüzden beden, çözümden önce tempo değişikliği ister.

Uzun süre alarmda yaşayan bir sinir sistemi, bir anda güvene geçemez.

Önce hız düşer.

Sonra ses azalır.

Sonra temas yavaşlar.

Bu geçiş dışarıdan geri gidiş gibi görünebilir.

Ama çoğu zaman bu, çöküş değil; yüksek uyarılmışlıktan çıkışın ilk adımıdır.


Beklemek, çoğu insan için tembellik gibi hissedilir.

Oysa burnout sonrası beklemek, bir erteleme değil; yeniden ayarlama hâlidir.


Bu bekleyişte olan şey şudur:

Beden, artık sürekli alarmda olmayacağı bir ritmi aramaktadır.


Bu dönem dışarıdan şöyle görünür:

Çocuk odasında daha çok kalır.

Ses azalır.

Bakış azalır.

Talep azalır.


Evde sanki bir “boşluk” vardır—ama o boşluk, boş değildir.

Çünkü içeride beden şunu yapar: sürekli tetikte kalan sistemi yavaşlatır, enerjiyi koruma moduna alır, hayatta kalmaya odaklı sistemi devreye sokar.


Bu an çoğu zaman yanlış okunur.

“İçe kapandı.”

“Geri gitti.”

“Motivasyonu yok.”


Oysa burada olan şey çoğu zaman şudur:

Beden, nihayet hızdan güvene doğru geçmeye çalışmaktadır.

Ve bu geçiş aceleye gelmez.


Etik pusula

Beklemek bazen müdahale etmemek değildir; zarar vermemeyi seçmektir.


Bazen en büyük cesaret, hiçbir şeyi düzeltmeye çalışmamaktır.



2. Umut Neden Korkutucu Olabilir?

Burnout’tan sonra umut her zaman rahatlatıcı olmaz.

Bazen tam tersine, umut korkutucudur.

Çünkü umut, yeniden kalbini açmaktır.

Ve kalbini açmak, yeniden incinme ihtimalini de kabul etmektir.


Burnout’a gelmiş bir aile için umut bazen şunu hatırlatır:

Daha önce de umutlanmıştık.

Daha önce de “bu sefer” demiştik.

Daha önce de toparlamıştık.

Ve her seferinde biraz daha yorulmuştuk.


Bu yüzden bazı aileler bu noktada şunu söyler:

“Hiçbir şey beklemeyelim.”

“Umutlanmayalım.”

“Böyle kabul edelim.”


Bu bir vazgeçiş değildir.

Bu, kalbi bir süreliğine dinlendirmektir.


Ama başka aileler de vardır.

Onlar umudu bırakmaz.

Umut, onların sabah kalkma nedenidir.

Bir cümleye, bir bakışa, küçük bir değişime tutunurlar.


Bu da yanlış değildir.

Çünkü her iki hâlin altında da aynı şey vardır:

Bu çocuk sevildi.

Bu çocuk için koşuldu.

Bu çocuk için geceler bölündü.

Kapılar çalındı.

Randevular alındı.

Uzmanlara gidildi.

“Bir yol vardır” diye arandı.


Hem umut eden de, hem umudu askıya alan da aynı yerden gelir:

Yorulmuş bir sevgi yerinden.


Burnout’tan sonra tek bir doğru duygu yoktur.

Bazıları beklentiyi azaltınca rahatlar.

Bazıları umut ettikçe ayakta kalır.

Önemli olan umut edip etmemek değil;

umut ederken bedenin ne hissettiğidir.


Eğer umut yük gibi geliyorsa, bu biraz durma zamanıdır.

Eğer umut yumuşak bir yer açıyorsa, ona yaslanmakta sakınca yoktur.

Ama şunu bilmek iyidir:

Burnout sonrası beden güçlü olmak istemez.

Güvende olmak ister.


Bu dönemde en koruyucu şey, kendinize hız dayatmamaktır.

Çoğu zaman bu hâl, acele edilmediğinde ve beden yeniden güven bulduğunda yavaş yavaş çözülür.


Umut bazen önden gelir, bazen güvenin arkasından yürür—ama ikisi de aynı yerden doğar: sevgiden.

3- Burnout’tan Sonra Kayıp Hissi: Yas Tutulamayan Bir Kayıp

Burnout’tan sonra sıkça şu cümleler duyulur:

“Eskiden böyle değildi.”

“Bir şeyler kayboldu sanki.”

“Artık eski hâli yok.”


Bu bir kayıp hissidir. Ama bu kaybın adı yoktur.

Bu kayıp:

• bir ölüm değildir

• bir ayrılık değildir

• bir tanı değildir.


Bu yüzden yas tutulamaz.

Kimse “başınız sağ olsun” demez. .

Kimse “zor bir kayıp yaşıyorsunuz” demez.

Ama içeride bir şey eksilmiştir.

Yas tutulamayan kayıp, bedende asılı kalır.

Adı konmayan kayıp, evin içinde dolaşır.

Ve çoğu zaman sessizlik, donukluk ya da boşluk hissi olarak yaşanır.


Bu noktada önemli olan şudur:

Burnout’tan sonra hissedilen kayıp, çoğu zaman çocuğun ya da kişinin “gitmesi” değildir. Eski işleyişin artık mümkün olmamasıdır.


Eskiden zor da olsa bir ritim vardı.

Bir mücadele vardı.

Bir tepki vardı.

Bir karşılık vardı.

Zordu ama tanıdıktı.

Şimdi daha sessizdir.

Ama o sessizlik yabancıdır.


Ve insan en çok, tanıdığı zorluğu kaybettiğinde sarsılır.

Bu kaybı kabul etmek iyileşme değildir.

Ama bu kaybı inkâr etmek, yeni yükler yaratır.


Çünkü aile şunu hisseder:

“En azından o hâli biliyorduk.”

“Nasıl baş edeceğimizi biliyorduk.”

Şimdi ise belirsizlik vardır.


Ve yabancı olan şey çoğu zaman şudur:

Çocuğun bedeni artık ‘uyum’ üretmiyordur.

Bu bir gerileme değil, bir eşiktir.

Ama eşikler de kayıp gibi hissedebilir.


Davranışa Bakanların Geri Çekildiği An

Bir yerden sonra cümleler azalır.

Önce “yöntem” konuşmaları kesilir.

Sonra öneriler.

Sonra sesli umutlar.

Telefonlar daha az çalar.

Mesajlar daha seyrek gelir.

“Şunu denediniz mi?” diyenler yavaş yavaş susar.

Evde ışık aynı yanar, ama hava değişir.

Çocuk odadadır.

Bazen taşar, bazen yokmuş gibi olur.

Aynı beden, iki farklı uçta görünür.


Ve aile bir noktada şunu fark eder:

Bu hâli “davranış” diye anlatamıyoruz artık.

Çünkü burada davranış yoktur; eşik vardır.


Evin içinde herkes daha yavaş yürür.

Kapı daha sessiz kapanır.

Konuşmalar fısıltıya döner; ama o fısıltı bir yakınlık değil, bir dikkat hâlidir.

Kimse çocuğu “bozmak” istemez.

Kimse “tetiklemek” istemez.

Kimse yanlış bir kelimeyle yeni bir dalga başlatmak istemez.


Ve işte o an gelir:

Aile, çocuğun yanında durur…ama elindeki açıklamalar birer birer düşmüştür.

Sanki uzun süre bir tercümanla konuşmuşlardır da tercüman bir anda odadan çıkmıştır.


Geriye çıplak bir gerçek kalır: çocuğun bedeni ve evin sinir sistemi.

O an çok çıplaktır.

Çok gerçek.

Ve bir şeyi acı bir açıklıkla gösterir:

Bazı çocuklar “iyileşmez.”

Bazı çocuklar “düzelmez.”

Bazı çocuklar yalnızca… kapanır. Ve kapanınca herkes rahatlar sanılır.


Oysa o rahatlama, çoğu zaman çocuğun değil;

dış dünyanın yükten bir an kurtulmasıdır.


Aile bunu sezdiği anda, burnout’un asıl yalnızlığı başlar:

Çocuk hâlâ oradadır, ama artık onu taşıyan hiçbir “hikâye” kalmamıştır.

Sadece beden kalır.


Bir yerden sonra çocuğu hep

“onu yaptı”,

“bunu yaptı”,

“şöyle davrandı” diye anlatanlar kaybolur.

Davranış listeleri susar.

Tanımlar dağılır.

Rapor dili geri çekilir.

Ve evin ortasında bir boşluk oluşur.


Birinin ağzından şu cümle dökülür —yüksek sesle değil, neredeyse utangaçça:

“Bize hep çocuğu anlattılar…Ama şimdi o yok. Şimdi ne yapacağız?”

Bu soru panik değildir.

Bu soru, ilk kez filtresizdir.

Çünkü o ana kadar çocuk, hep “olan biten” üzerinden anlatılmıştır:

Ne yaptı, ne yapmadı, ne kadar yaptı, ne zaman durdu.


Ama şimdi anlatılacak bir davranış yoktur.

Çocuk odadadır.

Beden buradadır.

Ama hikâye yoktur.


Ve herkes aynı sorunun etrafında sessizce dolaşır:

“Neden böyle oldu?”


Bu soru cevapsızdır.

Ama suçlayıcı değildir.

Bu soru, bedenin ne kadar yük taşıdığını ilk kez fark eden bir sorudur.


İşte tam burada davranışa bakanlar geri çekilir.

Aile çocukla baş başa kalır.

Ve o anda bedenin söylediği cümle netleşir:

“Bu kadarını artık taşıyamıyorum.”


Çocuk değişmedi. Onu taşıma biçimimiz çöktü.

Bu an onarım değildir.

Ama onarımdan önceki son eşiktir.



4. “Eski Hâline Dönsün” Arzusunun Bedensel Maliyeti

Burnout’tan sonra en sık duyulan arzu şudur:

“Eskisi gibi olsun.”

Bu istek çok insani, çok anlaşılır.


Çünkü “eskisi gibi olsun” demek, aslında şunu demektir:

“Onu kaybetmek istemiyorum.”

“Onu tanıdığım hâliyle geri istiyorum.”

“Yine nefes alabilelim istiyorum.”

Bu bir performans talebi değildir.

Bu bir güven arayışıdır.


Ama beden bunu her zaman böyle duymaz.

Burnout’tan sonra beden şunu bilir:

Eski hâl, bedeni buraya getiren hâldi.

hız.

çaba.

sürekli uyum üretme.

O dayanma.


Bu yüzden beden “eskisi gibi” olmak istemez.

Çünkü eskisi, güvenli değildi.


Beden ilk kez şunu ister:

Koşmadan var olabilmek.

Uyum üretmeden kalabilmek.

Dayanmadan durabilmek.


Bu noktada yapılan en büyük hata, bedeni tekrar eski performansına çağırmaktır.

Çünkü “eskisi gibi olsun” cümlesi, bedende bazen şöyle yankılanır:

“Yine toparlan.”

“Yine dayan.”

“Yine idare et.”


Oysa burnout’tan sonra beden performans değil, temel güven arar.

Güven, hızdan önce gelir.

Güven, başarıdan önce gelir.

Güven, işlevden önce gelir.


Bu güven kurulmadan yapılan her “normalleştirme” çabası,

bedende yeni bir alarm yaratabilir.


Bazen bu alarm şöyle görünür:

Çocuk “yapmıyor” dur.

Çocuk “istemiyor” dur.

Çocuk “geri gidiyor” dur.


Ama aslında olan çoğu zaman şudur:

“Yapmıyor” değil; yapmak için gerekli bedensel eşiğe artık çıkamıyordur.


Bu bir direnç değildir.

Bu bir inat değildir.

Bu bir tembellik değildir.

Bu, eşik meselesidir.


Ve çoğu yetişkinin kaçırdığı şey tam da budur:

Burnout’tan sonra mesele “istek” değildir.

Mesele kapasitedir.

Mesele niyet değildir.

Mesele sinir sisteminin güven sınırıdır.

Beden güven hissetmeden eski ritme dönmez.


Ve belki de asıl soru şudur:

Eski hâline mi dönsün?

Yoksa ilk kez güvenli bir hâl mi kurulsun?


5. Zamanın Yavaşlaması

Burnout’tan sonra zaman değişir.

Takvim ilerler. Saatler çalışır.

Ama evin içinde zaman başka bir şeye dönüşür.

Günler uzar.

İlerleme görünmez.

“Hiçbir şey olmuyor” hissi ağırlaşır.

Bu yavaşlık çoğu zaman yanlış okunur.

Tembellik sanılır.

Duraklama sanılır.

Vazgeçiş sanılır.


Oysa bu yavaşlık, bedenin hızdan çıkma sürecidir.

Uzun süre alarmda yaşayan bir sinir sistemi için zaman yaşanmaz; dayanılır.


Gün bir maraton gibidir.

Akşam bir varış çizgisi.

Gece bir toparlanma aralığı.

Burnout’tan sonra o maraton durur.

Ve durduğunda, evde tuhaf bir şey olur.

Sabah olur ama “başlamaz.”

Akşam olur ama “bitmez.”

Gün tamamlanmaz, yalnızca sürer.

Ev hem sessizdir hem gergin.

Sanki herkes bir şey olacakmış gibi bekler.

Ama hiçbir şey olmaz.

İşte o boşluk ürperticidir.

Çünkü hız varken en azından bir yön vardır.

Yavaşlıkta yön kaybolur.

Ve insan ilk kez şunu hisseder:

“Zaman akıyor…ama biz ilerliyor muyuz?”


Burnout sonrası beden yalnızca dinlenmez; zamanı yeniden öğrenir.

Ama hızdan çıkan bir sistem için durmak güvenli değildir.

Çünkü uzun süre koşmuş bir beden için durmak, çöküş gibi hissedebilir.

“Durursam… yıkılır mıyım?”

“Durursak… geride mi kalırız?”

“Durursam… onu kaybeder miyim?”

Bu sorular yüksek sesle söylenmez. Ama evin içinde dolaşır.

Ve yavaşlık bu yüzden ağırdır.

Ama yine de gereklidir.

“Çünkü bazı süreçler, hızın içinde değil; yavaşlığın ürpertici boşluğunda kök salar.”

Zaman yeniden kurulur.

Ama önce askıya alınır.



BURNOUT’A HEP BÖYLE Mİ GELİNİR?

Burnout her zaman ani bir çöküşle gelmez.

Bazı durumlarda bu tablo, yıllara yayılan bir birikimin sonucudur.


Uzun süreli stres, bitmeyen maruziyet, hiç dinmeyen beklenti ve sürekli uyum üretme zorunluluğu bedende yavaş yavaş birikir.


O çocuk büyür. Okula gider. Toparlanmış gibi görünür. “İdare ediyor” denir.


Ama beden not almayı bırakmaz.

Bazen alarm yüksek değildir; ama hiç kapanmaz.

Bazen çocuk taşmaz; ama hiç tam gevşemez.

Bazen görünür bir kriz yoktur; ama sürekli bir efor vardır.

Bu süreçte dışarıdan bakıldığında tablo stabil görünebilir.

Ama içeride birikim sürmektedir.


Yıllar sonra artık çocuk değildir.

Bir gençtir. Bir yetişkindir.

Ve bir gün, ne taşma gelir ne sessizlik çözülür.

Beden o noktada kalmıştır.

Bu bir isyan değildir. Bu bir vazgeçiş değildir.

Bu, bedenin şunu söylemesidir:

“Daha fazla uyum üretemiyorum.”


Bu yüzden bazı insanlar için burnout bir dönem değil,

uzun süreli bir uyum üretiminin gecikmiş bedensel sonucudur.


Bu bölümün sorusu şudur:

Nasıl gelindi?

Cevap çoğu zaman şudur:

Yavaş yavaş.

Fark edilmeden.

“İdare ediyor” denilerek.


Bu yüzden geçmişi hatırlamak bir suçlama değil; bir yön bulma çabasıdır.


Ve bazen bir çocuğa yapılabilecek en koruyucu şey, onun bu noktaya nasıl geldiğini unutmamaktır.


Beden yıllarca uyum üretir. Sonra bir gün üretmeyi bırakır. Ve o gün sorun başlamaz. Sorun yalnızca görünür olur.


KRONİKLEŞMİŞ DURAK

Uzun süreli birikimin bazen ulaştığı nokta artık geçici bir eşik değildir.

Bu, kronikleşmiş bir sabitlenmedir.

Burada kişi artık ne taşar ne de silikleşmeyi “seçer”.

Beden yeni bir tepki üretmez. Aynı pozisyonda kalır.

Zaman dışarıdan akar; beden içeride bekler.


Bu hâl çoğu zaman yanlış okunur:

“İlerlemiyor.”

“Takılı kaldı.”

“Motivasyonu yok.”


Oysa burada olan şey şudur:

Beden artık uyum üretmeye çalışmıyordur.

Bu bir çöküş değildir.

Bu bir dramatik kriz değildir.

Bu, regülasyon kapasitesinin sabitlendiği bir koruma hâlidir.

Geçici eşikte beden askıya alınmıştı.

Kronikleşmiş durakta ise beden yerleşmiştir.

Bu fark önemlidir.


Eşik hareketlidir. Durak sabittir.

Eşik geçiş alanıdır. Durak kapasite sınırıdır.

Bu durak geçici olabilir. Ama bazen uzun süre kalır.

Ve kronikleştiğinde dışarıdan hayat ilerlerken, beden içeride aynı noktada kalır.

Bu vazgeçiş değildir.

Bu tembellik değildir.

Bu irade eksikliği değildir.

Bu, bedenin son koruma biçimidir.


Bu bölümün sorusu şudur: Şimdi nasıl görünüyor?

Cevap çoğu zaman şudur:

Hareketsiz ama tükenmiş değil.

Sessiz ama boş değil.

Donuk ama duyarsız değil.


Onarımın ilk şartı: yeni tempo, yeni temas.

YAZININ ETİK MÜHRÜ

Bu noktada acele, onarım değildir; yeni bir hasardır.

Çünkü burada hız, çoğu zaman şefkat kılığında zarar üretir.

Ve bu eşikte asıl yanlış olan durmak değil, duramamaktır.




BU YAZI NE SÖYLEMEZ?

Bu yazı şunu söylemez: “Bundan sonra şöyle olacak.”

Bu yazı şunu da söylemez: “Şimdi şu aşamadasınız.”


Çünkü burnout’tan sonra olan biten,

çizelgeyle ilerlemez.

Takvimle çözülmez.

Aşamalarla güven vermez.

Burnout’tan sonra olan şey,

haritayla değil, bedenle anlaşılır.

Ve beden, doğrusal çalışmaz.


Bazen bir gün iyidir. Ertesi gün ağırdır.

Bazen sessizlik artar. Bazen küçük bir kıpırtı belirir.

Bu yüzden bu yazı bir yol tarif etmez.

Bir zaman çizelgesi sunmaz.

Bir vaat vermez.


Bu yazının amacı ilerlemek değil; burada biraz durabilmektir.

Çünkü bazen en onarıcı hareket, hareket etmemektir.



BU DURUŞTA GÖRÜNEN ŞEY

Davranışa bakan dil geri çekildiğinde,

yöntem dili sustuğunda,

“ne yapmalıyız?” sesi azaldığında,

geriye yalnızca iki şey kalır:

beden ve ilişki.


Ve belki de ilk kez çocuk performansından değil,

varlığından görülür.



BU YAZININ PUSULASI


Hız değil, güven. Performans değil, temas. Müdahale değil, ilişki.

 


ÇAĞRI

Bu çağrı hız çağrısı değildir.

Başarma çağrısı değildir.

Toparlama çağrısı değildir.

Bu çağrı şudur: “Burada kal.”

 


ASIL SORU

Ve belki de asıl soru şudur:

“Ne yapacağız?” değil —“Neyi yanlış okuduk?”




Bir sonraki yazıda, bu eşikten sonra başlayan geçiş fazını konuşacağız.


Çünkü en büyük hata, iyileşmenin ilk kıpırtısını “performansa dönüş” diye okuyup bedeni yeniden alarma soktuğumuzda yapılır.


Onarıma geçişin bedende nasıl göründüğünü; hangi işaretlerin “iyi gidiş” sanılıp aceleyle bozulduğunu ve bu süreçte ailenin nasıl “zarar vermemeyi” seçebileceğini konuşacağız.





Faydalanılan Kaynaklar & Okuma Notları

Aşağıda yer alan isimler; sinir sistemi regülasyonu, ilişki temelli tehdit algısı, davranışın biyolojik temeli, bağlanma, travma, gelişimsel psikoloji ve otizm alanında bu yazının kuramsal zeminini besleyen temel çalışmaları temsil etmektedir.

Bu metin akademik bir literatür derlemesi değildir. Farklı disiplinlerde üretilmiş bilgilerin; çocuğu nesneleştirmeden, aileyi suçlamadan, sinir sistemi ve ilişki merkezli bir bakışla bir araya getirilmesi çabasıdır.


Bruce D. Perry

Çocuk psikiyatristi, nörobilimci The Boy Who Was Raised as a Dog / What Happened to You?

  • Sürekli ve kaçınılamayan ilişki tehditleri altında gelişen çocuk sinir sistemini deneyim ve beden üzerinden okuyan gelişimsel nörobiyoloji yaklaşımı.

  • “Beyin olaylara değil, deneyime göre şekillenir” ilkesi bu yazının sinir sistemi omurgasını oluşturur.

  • Regülasyonun öğrenmeden önce geldiğini vurgulayan klinik çerçeve; metindeki “önce hız düşer” çizgisiyle örtüşür.

Stephen W. Porges

Sinirbilimci, psikolog Polyvagal Theory

  • Nörosepsiyon kavramı: Güven ve tehdidin bilinçdışı olarak taranması.

  • Sinir sisteminin niyete değil; ses tonu, yüz ifadesi, tempo ve ilişki iklimine yanıt verdiğini gösteren biyolojik model.

  • “Önce güvenlik → sonra ilişki → sonra öğrenme” sıralamasının nörofizyolojik zemini.

Bessel van der Kolk

Psikiyatrist, travma araştırmacısı The Body Keeps the Score

  • Çözümlenmemiş tehditlerin bedensel hafıza olarak taşındığını gösteren travma perspektifi.

  • Davranışın çoğu zaman sözle ifade edilemeyen bedensel yüklerin dışavurumu olduğunu ortaya koyar.

  • Bu yazıdaki “beden not almayı bırakmaz” vurgusuyla doğrudan ilişkilidir.

Allan N. Schore

Psikiyatrist, nörobilimci

  • Regülasyonun ilişki içinde şekillendiğini gösteren sağ beyin temelli gelişim modeli.

  • Tekrarlanan eşlik yoksunluğunun stres sistemlerinde kalıcı ayar değişikliklerine yol açabileceğini ortaya koyar.

  • Metindeki “taşıma kapasitesi” ve “bedensel borç” kavramlarının nörobiyolojik arka planını destekler.

Daniel J. Siegel

Psikiyatrist Interpersonal Neurobiology

  • Regülasyonun bireysel bir beceri değil; ilişki içinde ortaklaşa kurulan bir sistem olduğunu vurgular.

  • Aile sinir sistemi senkronizasyonu fikrinin kuramsal temelini oluşturur.

Jaak Panksepp

Nörobilimci Affective Neuroscience

  • Duyguların birincil beyin sistemleri üzerinden örgütlenen biyolojik süreçler olduğunu gösterir.

  • Alarm, donma, kaçınma ve taşma tepkilerinin nörobiyolojik temeline ışık tutar.

Antonio Damasio

Nörolog, nörobilimci The Feeling of What Happens / Self Comes to Mind

  • Duygu–beden–zihin ayrımının yapay olduğunu; “his” dediğimiz şeyin bedensel haritalarla kurulduğunu ortaya koyar.

  • Metindeki “beden güvenmeden ilerlemez” çizgisinin bilimsel arka planını güçlendirir.

John Bowlby & Mary Ainsworth

Psikiyatrist / Gelişim psikoloğu Bağlanma Kuramı

  • Güvenli bağlanmanın stres yanıtı ve regülasyon kapasitesiyle ilişkisini gösterir.

  • “Güvenli üs” kavramı; metindeki “önce güven” vurgusunun ilişkisel temelidir.

Donald W. Winnicott

Çocuk doktoru, psikanalist True Self / False Self

  • Karşılanmayan duyguların çocuğu uyumlanan, silikleşen bir benlik geliştirmeye itebileceğini açıklar.

  • “Sessizleşme bazen kapanmadır” fikrinin klinik referanslarındandır.

Daniel N. Stern

Çocuk psikiyatristi

  • Affect attunement (duygusal eşlik) kavramı.

  • Regülasyonun kelimelerden önce ritim ve eşlik üzerinden kurulduğunu gösterir.

Peter Fonagy

Psikiyatrist, akademisyen

  • Mentalizasyon ve yansıtıcı işlev kavramı.

  • Davranışın altında yatan zihinsel ve duygusal durumları anlamlandırma kapasitesinin ilişkisel kökenini açıklar.

Gabor Maté

Tıp doktoru, yazar

  • Davranışı patoloji değil; karşılanmamış ihtiyaç ve hayatta kalma uyumu olarak ele alan yaklaşım.

  • Yazının suçlamayan etik zeminini destekler.

Ross W. Greene

Klinik psikolog The Explosive Child

  • “Children do well if they can” yaklaşımı.

  • Davranışı inat değil; kapasite–yük–regülasyon bileşkesi olarak okur.

Stuart Shanker

Klinik psikolog Self-Reg

  • Davranışı disiplin değil; stres yükü ve regülasyon kapasitesi üzerinden değerlendiren model.

  • “Alarmın çoğalması” ve “bedensel borç” kavramlarına katkı sağlar.

Mona Delahooke

Klinik psikolog Beyond Behaviors

  • Davranışı sinir sisteminin dili olarak okur.

  • “Taşma da silikleşme de aynı yükün iki yüzüdür” çizgisiyle uyumludur.

A. Jean Ayres & Lucy Jane Miller

Ergoterapi / Duyusal bütünleme

  • Duyusal eşik, yüklenme ve regülasyon kavramlarının klinik temelini oluşturur.

  • Taşma–donma–sessizleşme dinamiklerinin bedensel boyutunu anlamada önemlidir.

Nick Walker

Akademisyen

  • Autistic burnout kavramını; bireysel yetersizlik değil, uzun süreli çevresel maruziyet sonucu oluşan bedensel çöküş olarak tanımlar.

  • “Sessizleşme = iyileşme değildir” çizgisiyle örtüşür.

Simon Baron-Cohen, Uta Frith, Helen Tager-Flusberg, Margaret Bauman, Ami Klin, Catherine Lord

Otizm araştırmaları alanında klinik ve bilişsel çerçeve

  • Otizmli bireylerde gelişimsel farklılıkların nörobiyolojik ve sosyal boyutlarını açıklayan temel çalışmalar.

  • Bu yazının “otizm ağırlaşmaz; taşıma kapasitesi çöker” ayrımını yaparken patolojikleştirmeden konumlanmasına katkı sağlar.

Judy Singer, Michelle Dawson, Devon Price, Stephen Shore, Thomas Armstrong

Nöroçeşitlilik perspektifi

  • Otizmi yalnızca eksiklik modeli üzerinden değil; nörolojik çeşitlilik çerçevesinde ele alan yaklaşım.

  • Yazının nesneleştirmeyen, insan onurunu merkeze alan tonuyla uyumludur.

Stanley Greenspan, Barry Prizant, Amy Laurent

İlişki temelli müdahale yaklaşımları

  • Duygusal gelişim, regülasyon ve ilişki merkezli müdahale modelleri.

  • Davranışın arkasındaki duyusal ve duygusal yükü görmeye dayalı klinik çerçeve.

Viktor Frankl, Carl Rogers, Irvin Yalom, Martha Nussbaum

Varoluşçu ve hümanistik perspektif

  • İnsanın anlam, değer ve öznel deneyim boyutunu merkeze alan yaklaşım.

  • Yazının insanı indirgemeyen etik çizgisini güçlendirir.

Kurumsal & Akademik Çerçeveler

  • Harvard Medical School

  • National Institute of Mental Health (NIMH)

  • Centers for Disease Control and Prevention (CDC)

  • World Health Organization (WHO)

  • American Academy of Pediatrics (AAP)

  • ChildTrauma Academy / Neurosequential Model Network

  • Polyvagal Institute

  • National Child Traumatic Stress Network (NCTSN)


Kısa Not

Bu yazı “neden böyle oldu?” sorusuna tek nedenli bir açıklama getirmez. Bu yazı, otizmli bireylerde ve aile sistemlerinde uzun süreli stres, uyum baskısı ve regülasyon yükünün sinir sistemi üzerinde nasıl ayar değişiklikleri oluşturabileceğini; çocuğu nesneleştirmeden, aileyi suçlamadan, ilişkiyi ve güveni merkeze alarak görünür kılma çabasıdır.

Burnout bir zayıflık değil; uzun süre taşınmış bir yükün bedensel görünür hâle gelişidir.

 

 
 
 

Yorumlar


Bu Alan Şu An Ne İçin Var?
 

Buradaki yazılar bir danışmanlık çağrısı değildir.
Şu an bu alan, düşünmek, durmak ve dili netleştirmek için var.

İleride bu bakış açısıyla daha yakından çalışılabilecek yollar açıldığında,
bunu burada açıkça paylaşacağım.
 

© 2035 by Train of Thoughts. Powered and secured by Wix

bottom of page