1-Davranış Bir Seçim Değil, Bir İzdir
Güncelleme tarihi: 2 gün önce
Gördüğümüz davranışsa, görmediğimiz ne?
Bazen bir tepki verir ve sonra dönüp kendimize şaşırırız.
“Aslında ben böyle biri değilim,” deriz.
Ama o anda başka türlü davranamamışızdır.
Çünkü davranış yalnızca o anda olan şeyden doğmaz.
Bazen arkasında yıllardır taşınan başka şeyler vardır.
Bir şey olur.
Bir söz duyarız.
Bir bakışla karşılaşırız.
Bazen de kendimizi hiç beklemediğimiz bir durumun içinde buluruz.
Ama yaşanan şey herkeste aynı karşılığı bulmaz.
Çünkü o ana yalnızca bugünümüzle gelmeyiz.
Geçmişimiz, kendimiz hakkında öğrendiklerimiz, daha önce bizi koruyan yollar, o anki bedensel ve duygusal durumumuz ve karşımızdaki insanla kurduğumuz ilişki de bizimle birlikte gelir.
Bazen bir düşünce belirir.
Bazen bir duygu yükselir.
Bazen de bedenimiz, biz daha ne olduğunu anlamadan tepki verir.
Ve bütün bunlar sonunda davranışta görünür hâle gelebilir.
Bu yüzden davranış her zaman bilinçli bir seçim değildir.
Bazen yaşadığımız şeyle baş etme biçimimizdir.
Aynı olayın birimizde sakinlikle karşılanırken
bir başkasında öfke, utanç, korku ya da
geri çekilme yaratabilmesinin nedenlerinden biri de budur.
Yaşanan aynıdır.
Ama bizdeki karşılığı aynı değildir.
Birbirimizi anlamaya çalışırken ise bunu kolayca unuturuz.
Karşımızdakinin ne hissettiğine, oraya nasıl geldiğine ya da o anda neyle baş etmeye çalıştığına değil; çoğu zaman yalnızca dışarıdan gördüğümüz davranışa bakarız.
Davranışı görürüz.
Ona bir isim veririz.
Sonra bazen o isimle insanın kendisini tanımlamaya başlarız.
Sessiz olana “soğuk”,
tepkisel olana “problemli”,
itiraz edene “zor” deriz.
Çocuklarda ise bu dil daha da tanıdıktır.
Susana “uslu”,
itiraz etmeyene “terbiyeli”,
yetişkine uyana “iyi çocuk” deriz.
Ama şu soruyu çok daha az sorarız:
Bu çocuk gerçekten iyi durumda mı,yoksa yalnızca bizden bekleneni yapmayı mı öğrendi?
Çünkü “iyi çocuk” olmakla iyi durumda olmak aynı şey değildir.
Sessizlik iyi oluş sanılabilir.
İtaat, düzenlenme sanılabilir.
Korkuyla durmak, sınır öğrenmek sanılabilir.
Oysa bir çocuğun yetişkine sorun çıkarmaması,
o çocuğun kendi dünyasında sorun yaşamadığı anlamına gelmez.
Ve belki ilk yanılgımız tam burada başlar:
Davranışı görürüz.
Sonra o davranışla çocuğu tanımlarız.
“Zor.”
“İnatçı.”
“Problemli.”
“Uslu.”
“Uyumlu.”
Oysa bunların hiçbiri tek başına bize çocuğun ne yaşadığını söylemez.
İnsan yeni bir durumda her zaman sıfırdan karar vermez. Geçmişte onu koruyan, çatışmadan uzak tutan, kabul görmesini sağlayan ya da zor bir anı atlatmasına yardım eden yolları yeniden kullanabilir.
Çünkü yaşadığımız deneyimler yalnızca hatıra olarak kalmaz. Tekrarlanan deneyimler; neye dikkat ettiğimizi, neyi tehdit olarak algıladığımızı ve bazı durumlara nasıl tepki verdiğimizi zaman içinde etkileyebilir.
Bu yüzden bazı davranışlar rastgele değildir.
Bir zamanlar işe yaramış olabilirler.
Bir çatışmadan korumuş olabilirler.
Bir tehdidi atlatmayı sağlamış olabilirler.
Bir ilişkide kabul görmenin yolu olmuş olabilirler.
Ve koşullar değişse bile, öğrenilmiş tepki bir süre daha bizimle kalabilir.
Davranış bugün ortaya çıkar. Ama hikâyesi çok daha önce başlamış olabilir.
Bunu bazı insanlarda çok daha açık görürüz.
Bazı insanlar hep hazırlıklıdır.
Ortada açık bir tehlike yokken bile gevşeyemez,
kendilerini sürekli gergin hissederler.
Bir ses tonu değiştiğinde gerilir,
eleştirildiğinde kendini geri çeker,
bir tartışma çıktığında ya sertçe karşılık verir ya da susar;
istemediği bir şeye “hayır” diyemez, kabul eder.
Ve zamanla bütün bunlar onun karakteri sanılır.
Oysa bazen beden, bugünkü olaya yıllar önce öğrendiği bir cevapla karşılık veriyordur.
İnsan tehdit olarak algıladığı bir durumla karşılaştığında otomatik savunma tepkileri verebilir.
Kimi karşılık verir.
Kimi uzaklaşır.
Kimi donar, susar ya da geri çekilir.
Bunların hepsini düşünüp karar vererek yapmayız.
Geçmiş deneyimler,
kişinin o anki fizyolojik durumu ve
içinde bulunduğu koşullar,
hangi tepkinin ortaya çıkacağını birlikte etkileyebilir.
Tekrarlanan deneyimler zamanla beynin ve sinir sisteminin
bazı durumlara verdiği yanıtları da etkileyebilir.
Çoğu zaman bunun farkında bile olmayız.
Özellikle uzun süre tehdit, korku ya da
yoğun stres yaşayan bir insan,
zamanla daha tetikte yaşamaya başlayabilir.
Bir ses.
Bir yüz ifadesi.
Bir tartışmanın başladığını düşündüren küçük bir değişiklik.
Başka biri için sıradan olan bir şey,
onun için güçlü bir tehdit işaretine dönüşebilir.
Tehdit geçtiğinde beden çoğu zaman yeniden sakinleşir.
Ama zorlayıcı deneyimler tekrar tekrar yaşanıyorsa,
bu sakinliğe geri dönmek de zorlaşabilir.
İnsan zamanla ortada açık bir tehlike yokken bile
huzursuz, gergin ve her an bir şey olacakmış gibi hissedebilir.
Çünkü bazı bedenler için tehlike geçmez.
Sadece görünmez olur.
Ve bir süre sonra değişen şey yalnızca davranış değildir.
Dünyanın nasıl algılandığı da değişmeye başlayabilir.
Tehlike artık yalnızca dışarıda değildir.
Beden bazen onu daha gelmeden bekler.
⬛ Mühür
Bir davranış görürüz.
Ama onu yalnızca o ana bakarak anlayamayız.
Davranışa böyle baktığımızda,
soru da değişmeye başlar.
Bir çocuğun ne yaptığı kadar,
o davranışın hangi koşullarda ortaya çıktığı da önem kazanır.
Çocuk psikiyatristi ve araştırmacı Bruce Perry’nin çalışmalarında da bu bakışın güçlü bir karşılığını görürüz. Perry, ağır istismar, ihmal, savaş ve kurum bakımında büyüme gibi ciddi travmatik deneyimler yaşamış çocuklarla uzun yıllar çalışmıştır.
Perry’nin çalışmalarında öne çıkan düşüncelerden biri şudur:
Bir çocuğun davranışını yalnızca o an gördüğümüz hâliyle açıklayamayız.
Bir davranışı anlamak istiyorsak, çocuğun yalnızca ne yaptığına değil; neler yaşadığına, nasıl bir ilişkinin içinde olduğuna ve o anda nasıl olduğuna da bakmamız gerekir.
Çünkü bazen davranış sorunun kendisi değildir.
Davranış, görünen kısımdır.
Perry’nin çalışmalarının bizi götürdüğü temel noktalardan biri de şudur:
Gelişen beyin, yaşadığı deneyimlerle şekillenir.
Çünkü çocuklukta yaşananlar yalnızca birer anı olarak kalmaz. Kendimizi ve çevremizdeki insanları nasıl gördüğümüzü, hangi durumlarda kendimizi güvende ya da tehdit altında hissettiğimizi, ilişkilerde ne beklediğimizi ve zorlandığımızda nasıl tepki verdiğimizi de etkileyebilir.
Bir çocuk aynı tür deneyimleri tekrar tekrar yaşadığında, zamanla yalnızca o anlara uyum sağlamaz; dünyanın nasıl bir yer olduğuna, insanlardan ne bekleyebileceğine ve kendisinin bu dünyanın neresinde olduğuna dair de bir şeyler öğrenir.
Bütün bunlar zamanla kime güveneceğini, ilişkilerinde ne bekleyeceğini, kendisini ne kadar ortaya koyabileceğini ve zorlandığında nasıl davranacağını da etkileyebilir.
Bugün gelişimsel nörobilim de erken dönemde yaşanan deneyimlerin ve kurulan ilişkilerin çocuk gelişimindeki önemini güçlü biçimde ortaya koyuyor. Tekrarlanan deneyimler, gelişmekte olan beynin ve stres sistemlerinin nasıl çalıştığını zaman içinde etkileyebilir.
Yani çocuk yalnızca kendisine söyleneni değil,
içinde yaşadığı dünyayı öğrenir.
Sevmek Her Zaman Görmek Değildir
Bu yaklaşım bizi önemli bir yere götürür:
Bir çocuğun gelişimini yalnızca
ona ne öğrettiğimiz ya da
ne söylediğimiz üzerinden anlayamayız.
Çocuk aynı zamanda
nasıl bir deneyimin içinde yaşadığını öğrenir.
Bunun gündelik hayattaki karşılığı aslında çok somuttur:
– Çocuğa ne yapıldığı
– Çocukla nasıl konuşulduğu
– Çocuğa hangi tonla yaklaşıldığı
Ve tam burada, çocuk yetiştirmekle yalnızca bir çocuğu büyütmek arasındaki fark ortaya çıkar.
Bir çocuğun karnını doyurabiliriz.
Üşümemesini sağlayabiliriz.
Okutabilir,
koruyabilir,
onun için yıllarca çalışabiliriz.
Ve bütün bunları yaparken yine de
onun korkusunu küçümseyebilir,
ağladığında susturabilir,
itirazını terbiyesizlik sayabilir,
başkalarıyla kıyaslayabilir,
“iyi çocuk” olmanın
sözümüzü dinlemek,
itiraz etmemek ve
bize uyum sağlamak olduğuna inandırabiliriz.
Bunların hiçbiri çocuğun sevilmediğini göstermez.
Ama bir çocuğu sevmek, onu anladığımız ya da ne yaşadığını görebildiğimiz anlamına gelmez.
Bir anne çocuğunu çok sevebilir ve
yine de korkusunu küçümseyebilir.
Bir baba onun için yıllarca çalışabilir ve
yine de itirazını saygısızlık olarak görebilir.
Bir öğretmen öğrencisinin iyiliğini gerçekten isteyebilir ve
yine de sınıfın düzenini çocuğun yaşadıklarının önüne koyabilir.
Bir terapist çocuğa yardım etmek isteyebilir ve
yine de başarıyı yalnızca azalan davranış üzerinden ölçebilir.
İyi niyet, çocuğu doğru anladığımızın garantisi değildir.
İyi biri olmak, her zaman doğru yaptığımız anlamına gelmez.
Çocuğu büyütmek mümkündür.
Asıl mesele, içinde büyüyen insanı da görebilmek ve anlayabilmektir.
Yani mesele yalnızca ne söylediğimiz değildir.
Nasıl söylediğimiz de önemlidir.
Aynı cümle sert ve öfke yüklü bir tonla söylendiğinde çocuk tarafından tehdit edici yaşanabilir; sakin ve güven veren bir tonla söylendiğinde ise çok farklı bir deneyime dönüşebilir.
Çünkü çocuk yalnızca sözcüğü değil, ilişkinin taşıdığı tonu da yaşar.
Porges’in nörosepsiyon yaklaşımı da dikkati yalnızca söylenen söze değil, sinir sisteminin o anda güven mi yoksa tehdit mi algıladığına çeker.
Bazen doğru sözleri duymak bile insanın rahatlamasına yetmez.
Çünkü beden yalnızca söylenen sözü değil;
o sözün nasıl söylendiğini,
kimden geldiğini ve o anda kendisini güvende hissedip hissetmediğini de okur.
Çocuk beyni sürekli tehdit altında gelişiyorsa, yaşananlar yalnızca birer hatıra olarak kalmaz; gelişen stres ve düzenleme sistemlerini de etkileyebilir.
Üstelik bunun için çocuğun mutlaka bağırılması,
vurulması ya da açıkça cezalandırılması gerekmez.
Sürekli baskı,
kontrol, öngörülemezlik ya da
kapasitesini aşan beklentiler içinde büyüdüğünde,
bu ilişki iklimi çocuk için kronik bir stres kaynağına dönüşebilir.
Böyle bir ortamda sinir sistemi tehdide karşı daha hassas hâle gelebilir; çocuk karşılık verme, uzaklaşma, donma ya da aşırı uyum gibi savunma tepkilerini daha sık göstermeye başlayabilir.
Çocuk Kaybolduğunda Geriye Davranış Kalır
Burada başka bir sorun daha vardır:
Çocuğun giderek özne olmaktan çıkarılıp yönetilecek bir nesneye dönüşmesi.
Bunun gündelik hayattaki karşılığı ise çok daha tanıdıktır:
Bir noktadan sonra karşımızda bir çocuk olduğunu unutup, yönetilmesi gereken davranışlar görmeye başlayabiliriz.
Sürekli düzeltilmek, yalnızca yaptığı şeyler üzerinden değerlendirilmek, duygusu görülmeden yönlendirilmek ya da bir çocuk değil de yönetilmesi gereken bir sorun gibi muamele görmek, bazı çocuklar için zamanla ağır bir yük hâline gelebilir.
Çocuğun ne yaşadığından çok yetişkinin istediği davranış merkeze yerleştiğinde, çocuğun kendisi giderek görünmez olabilir.
Çocuk görülmez.
Davranışı görülür.
Ve bir süre sonra temel soru
“Bu çocuk ne yaşıyor?” olmaktan çıkar:
“Bu davranışı nasıl durduracağız?” olur.
İşte tam bu noktada çocuk görülmemeye başlar.
Geriye, durdurulması gereken davranış kalır.
Bir çocuk yalnızca vurulduğunda incinmez.
Sürekli küçültüldüğünde, utandırıldığında, kıyaslandığında ya da sözü değersizleştirildiğinde de yalnızca incinmez; kendisine nasıl bakacağını da öğrenmeye başlayabilir.
Duygusunu gösterdiğinde susturuluyor, itiraz ettiğinde sevgiyi ya da kabulü kaybedeceğini hissediyorsa, zamanla şu sonuca varabilir:
“Olduğum hâlimle burada bana yer yok.”
Bunlar görünmez deneyimlerdir;
ama görünmez olmaları etkisiz oldukları anlamına gelmez.
Burada sınır koymakla tehdit yaratmayı birbirinden ayırmak gerekir.
Çocukların
hayal kırıklığıyla karşılaşmaya,
beklemeye, zorlanmaya ve
sınırlarla yaşamayı öğrenmeye de ihtiyacı vardır.
Bir çocuk sınırla karşılaştığında öfkelenebilir,
üzülebilir ya da hayal kırıklığı yaşayabilir.
Bunların hiçbiri tek başına çocuğun
tehdit altında olduğu anlamına gelmez.
Mesele çocuğu bütün stresten korumak değildir.
Mesele, zorlandığında güvene geri dönebileceği bir ilişkinin içinde kalabilmesidir.
Çünkü çocuk yalnızca kendisine ne söylediğimizi değil,
bizimle nasıl bir dünyada yaşadığını da öğrenir.
Ve bazı çocuklar bunu anlatamaz.
Sadece taşır.
Zamanla çocuğun içinde şöyle bir anlam oluşabilir:
“Ben güvende değilim.”
Bazen buna bir başkası daha eklenir:
“Sorun bende.”
Ve belki en ağır izlerden biri burada oluşur:
Çocuk kendisine yapılanı değil,
kendisini yanlış sanmaya başlayabilir.
Yıllar geçebilir, koşullar değişebilir.
Ama geçmişte yaşadığımız bazı deneyimlerin izi,
verdiğimiz tepkilerde yeniden ortaya çıkar.
Bazen bağırarak.
Bazen susarak.
Bazen geri çekilerek.
Bazen kontrol etmeye çalışarak.
Bazen de herkesi memnun etmeye çalışarak.
Bazen bugünkü olay küçük görünür;
ama verdiğimiz tepki yalnızca
bugünkü olayın büyüklüğünü taşımaz.
Ve bazen herkes her şeyin geçtiğini sanırken,
yaşadıklarımızın izleriyle beden hâlâ tetikte kalabilir.
Bu yüzden bazı davranışlar konuşmaz,
hatırlatır.
Davranış Kendine Yöneldiğinde
Bir çocuk yaşadığı tehditten uzaklaşamıyorsa,
tehdidin etkileri zamanla içeri taşınabilir.
Bu şu anlama gelir:
– Dışarıdan gelen sertlik zamanla içeri taşınabilir.
– Başkasının aşağılayan sesi, insanın kendi iç sesine dönüşebilir.
– Kaçamadığı baskı bazen donmaya, geri çekilmeye ya da aşırı uyuma dönüşebilir.
Ve bazı çocuklarda bütün bunların izleri
kendine yönelen davranışlarda da görülebilir.
Bu davranışların her biri yalnızca travmayla açıklanamaz.
Ama çocuğun öyküsünde tekrar eden tehdit, aşağılanma, korku ya da çaresizlik varsa, bunların kendine yönelen davranışların içindeki olası yüklerden biri olup olmadığını sormamak da doğru değildir.
Bu yüzden korktuğu için duran bir çocuğun
davranışı değişmiş olabilir;
ama bu, düzenlendiği anlamına gelmez.
Davranış durmuş gibi görünebilir.
Ama beden hâlâ alarmdaysa,
dışarıdan gördüğümüz davranış değişmiş olsa bile
çocuğun içindeki alarm sürüyor olabilir.
İşte sistemin en kolay yanıldığı yerlerden biri burasıdır.
Çocuk sustuğunda yöntem işe yaradı sanabiliriz.
Sınıfta oturduğunda problem çözüldü sanabiliriz.
İtiraz etmeyi bıraktığında sınırı öğrendiğini düşünebiliriz.
Oysa ölçtüğümüz şey bazen yalnızca
yetişkini rahatsız eden davranışın azalmasıdır.
Çocuğun içeride ne yaşadığını ise hâlâ bilmiyor olabiliriz.
Bazen “karakter” sandığımız şey,
bir zamanlar insanı koruyan bir uyum biçimi olabilir.
Ve burada rahatsız edici bir ihtimal ortaya çıkar:
Çocukken “uslu” diye ödüllendirdiğimiz bazı örüntüler, yıllar sonra o çocuğun terapi odasında çözmeye çalıştığı meselelerden birine dönüşebilir.
Böyle bir sinir sistemi mantığı
yalnızca çocuklukta kalmaz;
yetişkinlikte farklı yüzlerle karşımıza çıkar.
Ve karşısına bambaşka biçimlerde çıkabilir:
Hayır diyememeyi.
Kendini savunamamayı.
Duygularını ifade edememeyi.
Sürekli onay aramayı.
Hata yapmaktan korkmayı.
Kendi kararlarını vermekte zorlanmayı.
Ne istediğini bilememeyi.
Ne hissettiğini anlamakta zorlanmayı.
Kendi ihtiyacını hep en sona bırakmayı.
Bir zamanlar “terbiye” dediğimiz şeyin bedelini, yıllar sonra başka isimlerle konuşuyor olabiliriz.
Çünkü bir çocuğun davranışını değiştirmeden önce,
o davranışın ortaya çıktığı anda
çocuğun nasıl bir hâlde olduğunu görmek gerekir.
Burada önemli olan, aynı zorlanmanın her çocukta
aynı biçimde görünmediğini fark etmektir.
Bir çocuk yaşadığı zorlanmayı dışarıya taşır;
bağırır, vurur, karşı koyar.
Bir başkası geri çekilir,
donar ya da mümkün olduğunca
görünmez olmaya çalışır.
Bazı çocuklarda ise yaşanan zorlanma kendi bedenine yönelen davranışlarla görünür hâle gelebilir; çocuk kendini ısırabilir, kendine vurabilir ya da başını bir yere çarpabilir.
Görüntüler farklıdır.
Ama hiçbirinde yalnızca davranışa bakarak
içeride ne olduğunu anlayamayız.
Özellikle kendine zarar veren bir çocuğa yalnızca “Bu davranışı nasıl durdururuz?” diye bakmak, davranışın arkasında ne olduğunu gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Çünkü aynı davranış farklı çocuklarda farklı şeyler anlatabilir.
Bazen yoğun stresin ya da tehdidin,
bazen duyusal yükün,
bazen iletişim güçlüğünün,
bazen ağrı ya da başka bir bedensel sorunun,
bazen de birden fazla etkenin birlikte görünür hâle geldiği yer olabilir.
Travma ve kronik tehdit de bu olasılıklardan biridir.
Çocuğun öyküsünde böyle deneyimler varsa,
bunları davranıştan ayrı düşünemeyiz.
Bu nedenle kendine zarar verme davranışı
yalnızca bastırılması gereken bir sorun değil;
nedeninin araştırılması gereken ciddi bir sinyaldir.
Davranış bize bir şey olduğunu gösterir;
ama o şeyin ne olduğunu tek başına söylemez.
Bu ayrım, otizmli çocukların davranışlarını anlamaya çalışırken özellikle önemlidir.
Tam da bu yüzden “otizm böyle” açıklaması yeterli değildir.
Bir davranışın nedenini araştırmak yerine
“Otizmli, ondan böyle” dediğimiz anda,
tanıyı açıklama yerine koymuş oluruz.
Tanı bize çocuk hakkında önemli bilgiler verebilir;
ama o anda neden kendine vurduğunu,
neden bağırdığını ya da neden geri çekildiğini
tek başına söylemez.
Kendine vuran bir çocuğun elini durdurmak gerekir.
Çünkü önce çocuğu korumamız gerekir.
Ama yalnızca elini durdurup
ağrıyı,
duyusal yükü,
iletişim güçlüğünü,
korkuyu,
çevresel stresi ve
çocuğun ilişkilerinde ne yaşadığını araştırmıyorsak,
davranışı durdurmuş olabiliriz;
çocuğu henüz anlamış olmayabiliriz.
◉ Pusula
Bu yüzden asıl soru yalnızca:
“Bu davranışı nasıl durdururuz?”
değildir.
Bir başka soru daha vardır:
“Bu davranış bize ne anlatıyor?”
Burada daha zor bir soru ortaya çıkıyor.
Dünyayı bedensel ve duyusal olarak farklı deneyimleyen çocuklarda — buna birçok otizmli çocuk da dâhil — yaşananların bıraktığı izi ne kadar hesaba katıyoruz?
Bu, otizmi travmayla açıklamak değildir.
Davranışın nedenini yalnızca tanıyla açıklamamak demektir.
Acaba “otizmin kendisi” diyerek açıkladığımız bazı davranışların içinde duyusal yükün, kronik stresin, iletişim güçlüğünün, ilişki deneyimlerinin ya da ağrı ve başka bedensel sorunların da payı olabilir mi?
Belki de sisli alan tam burada başlıyor.
Çocuğa biraz daha yakından baktığımızda, “çok zor”, “çözümsüz” ya da “buraya kadarmış” dediğimiz bazı davranışların arkasında henüz göremediğimiz başka şeyler olduğunu fark edebiliriz.
Belki de bazı tepkiler düzeltilmeden önce anlaşılmaya ihtiyaç duyar.
Çünkü davranışın ortadan kalkması,
onu ortaya çıkaran şeyin de
ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Bazen asıl hikâye tam orada başlar.
Peki Biz Neye Bakıyoruz?
Sinir sistemi yaşadığı deneyimlerden etkileniyorsa,
yeni ve tekrarlanan deneyimler de
zaman içinde verdiğimiz tepkileri değiştirebilir.
Geçmişi değiştiremeyiz.
Ama geçmişin
bugün üzerimizde bıraktığı izlerin
değişmez olduğunu da söyleyemeyiz.
Eğer davranış bir seçim değilse, bir izse…
O zaman asıl soru şu olur:
Biz neye bakıyoruz?
Çocuğun bağırmasına mı, yoksa o bağırmanın arkasında ne olduğuna mı?
Çünkü gördüğümüz davranıştır.
Onu ortaya çıkaran şey ise
çoğu zaman görünmez.
Alarmı konuşuruz,
ama alarmı neyin açtığını sormayız.
Tepkiyi düzeltmeye çalışırız,
ama o tepkiyi doğuran bedeni,
deneyimi ve ihtiyacı gözden kaçırabiliriz.
Ve bazen en büyük yanılgı tam burada başlar:
Davranışı sorunun kendisi sanırız.
Bu yalnızca tek tek insanların yaptığı bir hata değildir.
Bize de öğretilmiş, kuşaktan kuşağa taşınmış bir bakış biçimidir.
Çocuğu dinlemekten önce susturmayı,
anlamaktan önce düzeltmeyi,
duygusunu görmekten önce davranışını yönetmeyi öğrendik.
Biz davranışı görmeye eğitildik; deneyimi görmeye değil.
Ve belki de en acı tarafı şu:
Çocuğu düzeltmeye çalışırken,
çocuğun ne yaşadığını kaçırabiliriz.
Belki de çocuklarımızın bazı davranışlarını
yıllardır yanlış sorularla anlamaya çalışıyoruz:
“Bunu nasıl durduracağız?”
“Bu çocuk neden böyle davranıyor?”
“Neden diğer çocuklar gibi değil?”
Bazen daha da ileri gidiyoruz:
“Bunu bilerek mi yapıyor?”
“Neden her şeyi bu kadar zorlaştırıyor?”
Sorular değişiyor.
Ama baktığımız yer çoğu zaman değişmiyor: davranış.
Belki de yanılgımız tam burada:
Gördüğümüz şeyi, hikâyenin tamamı sanıyoruz.
Peki ya asıl sormamız gerekenleri hiç sormadıysak?
Bu davranışın altında ne olabilir?
Bu çocuk ne yaşıyor?
Bu çocuğu böyle tepki vermeye götüren ne?
Ve belki de daha rahatsız edici bir soru vardır:
Onun içinde yaşadığı dünyada bizim payımız ne?
Bir sonraki yazıda tam buraya yakından bakacağız:
Gerçekten sorun davranış mı?
Yoksa davranış, henüz göremediğimiz başka bir şeyin görünen yüzü mü?
Faydalanılan Kaynaklar & Okuma Notları
Bu yazının hazırlanmasında gelişimsel nörobilim, stres fizyolojisi, sinir sistemi regülasyonu, bağlanma, ilişkisel gelişim, duyusal işlemleme, otizm ve çocukluk çağı stres/travma literatüründen yararlanılmıştır.
Bu metin bir akademik derleme değildir. Amaç, farklı disiplinlerde üretilmiş bilgileri; davranışı yalnızca dışarıdan görünen bir sonuç olarak değil, deneyim, beden, ilişki, gelişimsel öykü ve sinir sistemiyle birlikte anlamaya çalışan bütüncül bir çerçevede bir araya getirmektir.
Aşağıdaki kaynakların tümü aynı türde veya aynı kanıt düzeyinde değildir. Hakemli bilimsel çalışmaların ve kurumsal bilim kaynaklarının yanında klinik modeller, gelişimsel kuramlar ve alanı anlamaya yardımcı olan eserler de bulunmaktadır. Kuramsal veya tartışmalı yaklaşımlar, kesinleşmiş bilimsel açıklamalar olarak değil; davranışı farklı açılardan düşünmeye yardımcı olan çerçeveler olarak ele alınmıştır.
1. Gelişimsel nörobilim, deneyim ve stres
Bruce D. PerryThe Boy Who Was Raised as a Dog What Happened to You?
Erken ve tekrar eden deneyimlerin gelişmekte olan beyin, stres yanıtları ve davranış örüntüleriyle ilişkisini nörogelişimsel ve klinik bir perspektiften ele alır. Yazının, davranışı yalnızca dışarıdan görünen biçimiyle değil; çocuğun gelişimsel öyküsü, ilişkileri, deneyimleri ve mevcut düzenlenme durumuyla birlikte anlama yaklaşımının temel kaynaklarından biridir.
Bruce S. McEwen Allostasis / Allostatic Load çalışmaları
Tekrarlayan veya uzun süreli stresin zaman içinde oluşturabileceği fizyolojik yükü açıklayan temel bilimsel çerçevelerden biridir. Yazıdaki tekrar eden zorlanmaların stres yanıt sistemleri üzerinde birikimli etkiler oluşturabileceği düşüncesinin biyolojik zeminine katkı sağlar.
Robert M. Sapolsky Why Zebras Don’t Get Ulcers
Akut stres yanıtlarının uyumsal işlevleri ile uzun süreli veya tekrar eden stres aktivasyonunun fizyolojik maliyetleri arasındaki farkı ele alır. Yazıdaki tehdit geçtikten sonra yeniden sakinleşebilme ile uzun süre tetikte kalma arasındaki ayrımın biyolojik arka planını anlamaya yardımcı olur.
2. Güven, tehdit ve otonom sinir sistemi
Stephen W. Porges The Polyvagal TheoryThe Pocket Guide to the Polyvagal Theory
Polyvagal Teori ve “nörosepsiyon” kavramı üzerinden güven ve tehlike ipuçları, sosyal etkileşim ve otonom durumlar arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışan kuramsal bir perspektif sunar. Yazıdaki ses tonu, yüz ifadesi, ilişkinin niteliği ve kişinin kendisini güvende hissedip hissetmemesinin önemini düşünmeye yardımcı olan çerçevelerden biridir.
Not: Polyvagal Teori’nin bazı anatomik, evrimsel ve fizyolojik iddiaları bilimsel literatürde tartışılmaktadır. Bu nedenle burada kesinleşmiş bir nörobiyolojik açıklama olarak değil, yardımcı bir kuramsal çerçeve olarak kullanılmaktadır.
3. İlişki, bağlanma ve regülasyon
John Bowlby & Mary Ainsworth Attachment Theory
Erken bakım ilişkileri ile güven, yakınlık arayışı, keşif ve stres karşısındaki davranış örüntüleri arasındaki ilişkileri anlamaya yönelik temel gelişimsel çerçevelerden biridir. Yazının, çocuğun davranışını yalnızca bireysel özellikleri üzerinden değil, içinde geliştiği ilişkisel ortamla birlikte değerlendirme yaklaşımına zemin sağlar.
Allan N. Schore Affect Regulation and the Origin of the Self: The Neurobiology of Emotional Development
Erken ilişkisel deneyimler, duygusal gelişim ve düzenleme süreçleri arasındaki bağlantıları gelişimsel ve nörobiyolojik bir perspektiften ele alır.
Not: Schore’un daha geniş nörobiyolojik yorumları burada kesinleşmiş bilimsel sonuçlar olarak değil, ilişkisel ve gelişimsel bir perspektif olarak ele alınmaktadır.
Daniel J. Siegel The Developing Mind
Deneyim, beyin, zihin ve ilişkiler arasındaki karşılıklı etkileşimi kişilerarası nörobiyoloji yaklaşımı içinde ele alır. Yazının deneyimi yalnızca hatıra olarak değil, kişinin ilişki kurma ve tepki verme biçimleriyle birlikte düşünme yaklaşımına katkı sağlar.
Donald W. WinnicottTrue Self / False Self
Çocuğun çevrenin beklentilerine aşırı uyum sağlaması ile kendi spontan ihtiyaç ve deneyiminden uzaklaşması arasındaki ilişkiye psikodinamik bir perspektif sunar. Yazıdaki “iyi çocuk” görünümünün her zaman içsel iyi oluşu göstermeyebileceği düşüncesine kuramsal bir arka plan sağlar.
Not: Winnicott’un çalışmaları burada nörobiyolojik kanıt olarak değil, kendilik ve aşırı uyum deneyimini anlamaya yardımcı olan psikodinamik ve gelişimsel bir çerçeve olarak kullanılmaktadır.
4. Davranış, stres ve regülasyon
Mona Delahooke Beyond Behaviors: Using Brain Science and Compassion to Understand and Solve Children’s Behavioral Challenges
Çocuk davranışlarını yalnızca ortadan kaldırılması gereken dışsal problemler olarak değil; fizyolojik durum, stres, gelişimsel kapasite, ihtiyaçlar ve bireysel farklılıklarla birlikte değerlendiren klinik bir yaklaşım sunar. Yazının “Bu davranışı nasıl durdururuz?” sorusunun yanında “Bu davranış bize ne anlatıyor?” sorusunu da sorma yaklaşımıyla yakından ilişkilidir.
Stuart Shanker Self-Reg
Çocuk davranışını yalnızca irade, özdenetim veya itaatsizlik üzerinden değil, stres yükü ve regülasyon kapasitesi üzerinden değerlendirmeye yardımcı olur. Tetikte olma, yoğun uyarılmışlık ve davranışın altında bulunabilecek biyolojik, duygusal ve çevresel stres kaynaklarını düşünmek için yararlı bir çerçeve sunar.
Ross W. Greene The Explosive ChildRaising Human Beings
Zorlayıcı davranışları yalnızca isteksizlik veya itaatsizlik üzerinden değil, gelişmekte olan beceriler ve çözülmemiş problemler üzerinden değerlendiren Collaborative & Proactive Solutions (CPS) yaklaşımını geliştirmiştir. Bu yaklaşım, davranışı çocuğun karakteri olarak etiketlemek yerine davranışın hangi koşullarda ve neden ortaya çıktığını araştırma düşüncesiyle örtüşür.
5. Travmatik stres, beden ve deneyim
Bessel van der Kolk The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma
Travmatik stresin yalnızca düşünce ve anılarla değil, bedensel, fizyolojik ve duygusal süreçlerle de ilişkili olabileceğini ele alır. Geçmiş deneyimlerin bazı kişilerde bugün verilen bedensel ve davranışsal tepkilerle yeniden görünür hâle gelebileceğini anlamaya yardımcı olan klinik kaynaklardan biridir.
Not: Bu kaynak, her zorlayıcı davranışın travmadan kaynaklandığını ileri sürmek için değil; travmatik stresin bedensel ve düzenleyici boyutlarını anlamaya yardımcı olan klinik bir çerçeve olarak kullanılmaktadır.
6. Otizm, duyusal deneyim ve davranış
Barry M. Prizant Uniquely Human: A Different Way of Seeing Autism
Otizmli bireylerin davranışlarını yalnızca ortadan kaldırılması gereken belirtiler olarak değil; iletişim, baş etme, duyusal deneyim ve regülasyon bağlamında anlamaya çalışan klinik bir yaklaşım sunar. Yazıdaki “otizm böyle” demenin belirli bir davranışın nedenini tek başına açıklamaya yetmeyebileceği düşüncesine önemli bir perspektif sağlar.
A. Jean Ayres Sensory Integration and the Child
Duyusal işlemleme ve duyusal bütünleme alanının temel çalışmalarından biridir. Yazıda duyusal yükün bazı davranışların olası bileşenlerinden biri olarak değerlendirilmesi gerektiği düşüncesine gelişimsel ve klinik bir arka plan sağlar.
Lucy Jane Miller Sensational Kids
Duyusal işlemleme farklılıklarının günlük yaşam, davranış ve regülasyonla ilişkisini klinik açıdan ele alır. Davranışın nedenini yalnızca tanıya veya travmaya indirgemeden, duyusal deneyimi de olası etkenler arasında düşünmeye yardımcı olur.
7. Bilimsel ve kurumsal kaynaklar
Harvard Center on the Developing Child
Erken deneyimler, gelişen beyin ve biyolojik sistemler, stres yanıtları, destekleyici ilişkiler, “toxic stress” ve “serve and return” üzerine araştırma temelli gelişimsel kaynaklar sunar.
National Child Traumatic Stress Network (NCTSN)
Çocukluk çağı travmatik stresinin duygu, davranış, ilişkiler ve gelişim üzerindeki olası etkilerine ilişkin araştırma temelli klinik kaynaklar sunar.
Neurosequential Network / Neurosequential Model
Bruce Perry’nin çalışmalarından gelişen; çocuğun gelişimsel öyküsünü, yaşadığı deneyimleri, mevcut regülasyon kapasitesini ve işlevini birlikte değerlendirmeye yönelik klinik ve eğitimsel bir çerçevedir.



Yorumlar