top of page

4-OTİZMDE PROBLEM DAVRANIŞ DEĞİL, AÇIK ALARM

  • Yazarın fotoğrafı: Recep Dalkılıç
    Recep Dalkılıç
  • 23 saat önce
  • 18 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 14 dakika önce


Duyusal yük, hız ve “iyi niyetli şiddet” bedende neye dönüşür?

 

 “Bu yazı davranışı değil, davranışı doğuran açık alarmı anlatır.”


Okuma Haritası

Bu yazı biraz uzun; çünkü sahada olan şey de uzun bir zincir.

Önce sinir sistemi penceresi

Sonra tanıklıklar

En sonda Türkiye’de neden böyle ve kırmızı bayraklar

 

Otizmli Çocuklar Neden Daha Fazla Taşır?

 

Buraya kadar olan yazılarda şunu bilimsel ve insani bir dille ortaya koyduk:


İnsan beyni, yaşadığı deneyimlerle şekillenir. Tehdit içeren ya da beden tarafından tehdit olarak algılanan deneyimler karşısında amigdala devreye girer, sinir sistemi hayatta kalma moduna geçer ve bu durum yalnızca psikolojik değil, biyolojik olarak bedene yazılır.


Bu alarm hâli tekil bir olayla sınırlı kalır ve ardından güven yeniden kurulabilirse, sinir sistemi yeniden dengeye dönebilir. Beden “tehlike geçti” bilgisini alır ve regülasyon mümkün olur.

 

Ancak tehdit tekrar ediyorsa; adı konmuyor, çözümlenmiyor ve ilişki içinde kaçınılamaz hâle geliyorsa, alarm kapanmaz. Bu noktadan sonra ortaya çıkan şey çoğu zaman “problem davranış” olarak adlandırılır.

 

Oysa artık biliyoruz ki: Bu davranışlar bir sorun değil, kapanmamış bir alarmın dilidir. Şimdi bu çerçeveyle, bir adım daha yakından bakmamız gereken bir alan var:

Otizm.

 

Otizm Bu Tablonun Dışında Değildir

Otizm, bu anlattıklarımızın dışında bir tablo değildir. Aynı sinir sistemi prensipleri burada da geçerlidir. Ancak kritik bir fark vardır:

 

Bazı bedenlerde bu yükler daha erken başlar, daha yoğun yaşanır ve daha zor kapanır.

 

Otizm tanısı olan birçok çocuk, hayata daha hassas ayarlanmış bir sinir sistemiyle başlar.

 

Bu şu anlama gelir:

• Duyusal eşikler daha düşüktür. Ses, ışık, dokunuş, hareket ve bakışlar daha erken alarm yaratabilir.

 

• Uyarılma daha hızlı yükselir. Beden, sakin hâlden yoğun alarma kısa sürede geçebilir.

 

• Tehdit algısı daha çabuk devreye girer. Sinir sistemi güveni değil, önce tehlikeyi tarar.

 

• Regülasyon penceresi daha dardır. Yani bedenin yükü tolere edebildiği alan daha sınırlıdır.

 

• Uyaranlar tek tek değil, aynı anda gelir. Ayıklamak zorlaşır; beden “fazla” ile baş etmeye çalışır.

 

• Kelimeler en son gelir. Sinir sistemi önce tonu, hızı, mesafeyi ve bağlamı kaydeder.

 

• Aynı cümle bağlama göre tamamen farklı hissedilebilir.


Sakin bir anda yatıştırıcı olan söz, yük arttığında tehdit gibi algılanabilir. Yani aynı ses, aynı bakış, aynı tempo, başka bir çocuk için tolere edilebilirken, otizmli bir çocuk için biyolojik alarm anlamına gelebilir.


Bu bir isteksizlik değildir. Bu bir tercih değildir. Bu, bedenin dünyayı algılama biçimidir.


Ve bu beden, daha ağır bir dünyayı daha hassas bir sinir sistemiyle taşımaya çalışmaktadır.

 

Asıl Kırılma: Daha Çok Korunması Gerekirken Daha Çok Maruziyet

Asıl Kırılma Noktası Burada Başlar Tam da bu nedenle otizmli çocukların daha fazla korunması, daha yavaş karşılanması, daha fazla eşlik edilmesi gerekir. Ama pratikte olan çoğu zaman bunun tersidir.

 

Otizmli çocuklar:

• daha sık düzeltilir

• daha yüksek sesle uyarılır

• daha hızlı yönlendirilir

• daha az beklenir

• daha az dinlenir

 

İyi niyetle yapılan bu müdahaleler, sinir sistemi açısından çoğu zaman daha ağır bir ilişki tehdidine dönüşür.


Burada çok kritik bir gerçek vardır: Otizmli çocuk, daha fazla korunması gerekirken, çoğu zaman daha fazla maruz bırakılır.

 

Tanıklıklar: Otizmli Bireyler Tehdidi Nasıl Yaşar?

Otizmli Bireyler İçin Tehdit Nasıl Hissedilir?

(Tanıklıklar)

 

Aşağıdaki ifadeler, otizmli bireylerin kitaplarında ve söyleşilerinde aktardıkları deneyimlerin anlam sadakati korunarak derlenmiş alıntılarıdır. Bazıları birebir ifadelerdir; bazıları ise tekrar eden anlatıların özünü yansıtan editoryal aktarımlardır.

 

Bu bölüm açıklama içermez. Yorum yoktur. Sadece yaşayanların dili vardır.

 

Temple Grandin

“Dünya benim için çok parlak, çok gürültülü ve çok hızlıydı.”

“Bedenim her şeyi aynı anda yaşıyordu.”

“Bazen yerle bağlantımı kaybediyor gibiydim.”

“Ayakta olsam bile içimde bir dengesizlik vardı.”

“Sinir sistemim sanki hep en yüksek ayardaydı.”

 

Donna Williams

“İnsanlar konuşurken kelimeleri değil, bedenlerindeki gerginliği hissediyordum.”

“Ses tonları ve bakışlar içimde fırtına yaratıyordu.”

“Bazen bedenim altımdan çekiliyormuş gibi hissediyordu.”

“Bu bir korku değildi.”

“Yönümü kaybetmiştim.”

“Hayatta kalmak için kaybolmayı öğrendim.”

 

Naoki Higashida

“Bazen neden bağırdığımı ben de bilmiyorum.”

“Ama bedenim çok dolu oluyor.”

“İçimde olanlar taşıyor.”

“Bedenim bazen beni taşımıyor.”

“Ayakta olsam bile içimde düşüyormuşum gibi oluyor.”

“Lütfen benim görmezden geldiğimi sanmayın.”

 

Tito Mukhopadhyay

“Düşüncelerim var.”

“Ama bedenim her zaman onları takip edemiyor.”

“Dünya, ben onu düzenleyemeden içime giriyor.”

“Duyular, tepki verebileceğimden daha hızlı geliyor.”

“Bedenim düşüncelerimden önce hareket ediyor.”

 

Lucy Blackman

“Sessizliğim boşluk değil.”

“İçimde çok fazla şey olduğu için sessizim.”

“Bazen bedenim bana ait değilmiş gibi hissediyorum.”

“Yer çekimiyle ilişkim kopuyor.”

“Hareketsiz olmak, sakin hissetmek demek değil.”

 

Jim Sinclair

“Otizmli olmak dünyadan kopmak değildir.”

“Dünya bana farklı gelir.”

“Size sıradan gelen şey, bana istilacı olabilir.”

“Acı veren şey otizm değil, insanların tepkileridir.”

 

Stephen Shore

“Sorun davranışlarım değildi.”

“Sorun, çevrenin sinir sistemime göre ayarlanmamış olmasıydı.”

“Dışarıdan sakin görünen şey, içeride kaos olabilir.”

 

Mel Baggs

“Algım bozuk değil.”

“Farklı.”“

Hareketlerim anlamsız değil.”

“Dünya benimle hareket, ses ve basınç yoluyla konuşur.”

 

 

İyi Niyetli Şiddet: Niyet Masum, Etki Ağır

Bu tanıklıkları okuduktan sonra okurun zihninde tek bir soru belirir:

“Madem bu bedenler dünyayı daha hassas, daha yoğun ve daha çıplak algılıyor; neden onlara yönelen ilişki dili daha hızlı, daha sert ve daha talepkâr?”

 

Bu soru rahatsız edicidir. Ve rahatsız edici olduğu için çoğu zaman sorulmaz.

Cevap ise şudur —sakin ama sarsıcı:

 

Çünkü çoğu zaman yapılan şey kötü niyetli şiddet değil,

iyi niyetli şiddettir.

 

Bu bir istisna değildir. Bu, sistemik bir körlüktür.


Kimse “zarar vereyim” diye başlamaz.

Ama sinir sistemi niyeti değil, maruziyeti kaydeder.

Sinir sistemi açıklamayı duymaz.

Sinir sistemi pedagojiyi duymaz.

Sinir sistemi sadece şunu sorar: “Güvende miyim, değil miyim?”

“Normalleşsin diye.”

“Alışsın diye.”

“Hayata hazırlansın diye.”

“Düzelmesi için.”

 

Bu cümlelerin her biri masumdur. Ama beden için karşılığı çoğu zaman şudur:

“Burada bana yer yok.”

 

Bir çocuğa sürekli şunlar yaşatıldığında

:• hız,

• baskı,

• düzeltilme,

• susturulma,

• “doğrusu bu” dayatması,


beden şu sonucu çıkarır: “Burada güvende değilim.”

 

İşte iyi niyetli şiddet tam burada başlar. Kimse bağırmadan, vurulmadan, cezalandırmadan da olur. İyi niyet, sinir sistemi için yeterli değildir.

 

Niyet–Etki Ayrımı: Sinir Sistemi Yükü Kaydeder

NİYET–ETKİ AYRIMI

İyi niyetli şiddetin en tehlikeli yanı şudur:

Niyet masumdur.

Etki yıkıcıdır.


Ve etki, niyetten bağımsız olarak sinir sistemine kazınır.

 

Bir çocuk zamanla şunu yaşamaya başlar:

• “Benim bedenim fazla.”

• “Benim tepkim yanlış.”

• “Benim ritmim sorun.”

 

Bu noktadan sonra mesele artık eğitim değildir. Bu bir hayatta kalma düzenlemesidir. Davranış değişmiş gibi görünebilir.

Ama bedel, çocuğun kendisi olur.

 

Görünmeyen Bir Katman: Nesneleşme Nerede Başlar?

Nesneleşme bir anda olmaz.

Kimse bir çocuğa “seni nesneleştireceğim” demez.


Nesneleşme şurada başlar:

Çocuğun bedeni, sinir sistemi ve içsel hâli zor gelir.

Davranışı ise ölçülebilir, sayılabilir, raporlanabilir görünür.

 

Ve yavaş yavaş şuna kayılır:

• Ne hissettiği değil, ne yaptığı konuşulur.

• Neye maruz kaldığı değil, neyi başardığı sorulur.

• Güvende olup olmadığı değil, uyup uymadığı ölçülür.

 

Böylece çocuk, anlaşılması gereken bir özne olmaktan çıkar;

üzerinde çalışılan bir vakaya dönüşür.


Sinir sistemi görülmeyen çocuk, zamanla davranışıyla temsil edilmeye başlar.

 

Bu noktada “ilerleme” bazen şudur:

Alarmın kapanması değil — sesin kesilmesi.

 

Savaşan ve Silikleşen: Aynı Yükün İki Bedensel Dili


Nesneleşme Çocukta Nasıl Görünür?

Nesneleşme soyut bir kavram gibi anlatılır. Ama çocukların bedeninde ve davranışında çok somut biçimlerde ortaya çıkar.

 

Burada kritik bir ayrım vardır:

Savaşan çocuklar da, silikleşen çocuklar da nesneleşebilir.

Çünkü nesneleşme, çocuğun ne hissettiği ve ne taşıdığı yerine yalnızca ne yaptığı üzerinden değerlendirilmesidir.

 

Bu zeminde iki ana hayatta kalma yolu görülür.

 

Savaşan Çocuk Nesneleştiğinde

Savaşan çocuk çoğu zaman şunu yaşar:

“Beni duyan yok; o zaman ancak yükselirsem var olabilirim.”

 

Bu çocukta genellikle şunlar görülür:

• Taşma, vurma, bağırma, kaçma artar

• “Sorun davranış” etiketi güçlenir

• Müdahale sertleşir, seans yoğunlaşır, kontrol artar

• Davranış, anlaşılması gereken bir sinyal değil “durdurulması gereken bir tehdit” gibi ele alınır

 

Bu noktada çocuk bir özne değil, bir kriz olarak görülmeye başlanır.

 

Silikleşen Çocuk Nesneleştiğinde

Silikleşen çocuk ise zamanla şunu öğrenir:

“İtiraz edersem yük olurum; görünmez olursam kabul edilirim.”

 

Bu çocukta genellikle şunlar görülür:

• Sessizlik ve uyum artar

• İstek ve ihtiyaç sinyalleri azalır

• Donma, kopma, bedenden uzaklaşma gelişebilir

• Dışarıdan “çok iyi ilerledi” denir

• İçeride ise geri çekilme ve küçülme vardır

 

Bu noktada çocuk bir özne değil, bir başarı grafiği olarak görülür.

 

Özneleşme Olsaydı Ne Değişirdi?

Özneleşme, çocuğun her istediğini yapması değildir.

Özneleşme şudur: Çocuk sınır görür, ama iç hâli de görülür.

 

Böyle bir zeminde:

• Savaşan çocuk taşmadan önce sinyal vermeyi öğrenir

• Silikleşen çocuk küçük de olsa “istemiyorum” demeye başlar

• Davranış alarm dili olmaktan çıkar

• İletişime dönüşür

• Öğrenme, güvenin üzerine inşa edilir

 

Ve seanslar artık “ayar verme” değil, toparlanma alanı açma işlevi görür.

 

Savaşan çocuklar sistemde “tehlikeli” diye işaretlenir;

Silikleşen çocuklar “başarılı” sanılır.


Oysa ikisi de çoğu zaman aynı şeyin farklı bedensel dilidir: görülmeyen bir sinir sisteminin hayatta kalma çabası.

 

Türkiye’de Konu Neden Sahaya Böyle Yansımıyor?

 

A) Yanlış okuma hataları (1–5)

1️⃣ Davranış, sebep sanılıyor

Davranış hâlâ “sorun” olarak ele alınıyor.

Oysa çoğu zaman davranış, aşırı yüklenmiş bir sinir sisteminin sonucudur.

Sebep–sonuç ters okunuyor.


Davranışı susturmak, sebebi çözmez.

 

2️⃣ Regülasyon olmadan öğretmeye çalışılıyor

Çocuk sakin değilken talimat veriliyor.

Alarmdaki bir beyinden öğrenme bekleniyor. Bu biyolojik olarak mümkün değildir.


Alarm açıkken öğrenme olmaz.

 

 

3️⃣ “Alışır” dili normalleştirilmiş durumda

“Başta ağlar ama alışır.”

“Zamanla geçer.”

“İlk başta zorlanması normal.”


Bu cümlelerin beden karşılığı şudur:

“Direnmenin anlamı yok.”


Bu öğrenme değildir. Bu vazgeçiştir.

 

4️⃣ Korkuyla duran çocuk ‘başardı’ sanılıyor

Çocuk sustuysa → “oldu.

”Durduysa → “tamam.”

Bakıyorsa → “öğrendi.”


Oysa:

• itaat ≠ regülasyon

• sessizlik ≠ güven Bu sessizlik çoğu zaman donmadır.


Çocuğun kaybı, yetişkinin başarısı sanılır.

 

5️⃣ Tek yöntem her çocuğa uygulanıyor

Aynı program. Aynı hız. Aynı hedef. Çocuğun bireysel ritmi yok sayılıyor.

Bu, çocuğu özne olmaktan çıkarır.

İç hâli değil, çıktısı konuşulmaya başlar.


Nesneye indirger.



B) Sistemsel yük ve kültürel körlük (6–7)

6️⃣ Yetişkinler de regüle değil

Sahadaki birçok öğretmen ve terapist:

• aşırı yük altında,

• düşük destekle,

• yüksek beklentiyle çalışıyor.


Regüle olmayan bir yetişkin, regüle edemez.

Bu kötülük değil. Bu sistemsel tükenmişliktir.

Ama nedeni ne olursa olsun, bedelini çocuk öder.


7️⃣ Hak ve özne dili ‘tehlikeli’ bulunuyor

Çocuğu özne olarak görmek:

• hızı düşürür,

• kontrolü sorgulatır,

• yetişkini kendine bakmaya zorlar.


Bu yüzden zor olan yol seçilmez.

Kolay olan seçilir:

Kontrol. Davranışı susturmak kolaydır. İnsanı korumak zordur.

Ve çoğu zaman sistem, zoru değil,hızlı olanı seçer.


Bir çocuk sessizleştiğinde her şey yoluna girmiş olmayabilir.

Bazen sadece şudur: Artık kimse duymayacak diye vazgeçmiştir. Alarm kapanmamıştır. Sadece sesini kesmiştir.

 

Sistemsel Kör Nokta: Bilgi Var, Dile Dönmüyor

Sorun çoğu zaman bilgi yokluğu değildir.

 

Travma, bağlanma, nörobilim ve otizm alanında üretilen bilgi vardır; ancak bu bilgi çoğunlukla akademik metinlerde, pahalı eğitimlerde ve sahadan kopuk kapalı çevrelerde dolaşır.

 

Sahada çalışan birçok kişi, hızlı sonuç üretme baskısı altında en kolay ölçülebilen ve raporlanabilen yolu seçmek zorunda kalır. Bu durum, çocuğun iç dünyasını görünmez kılar. Ama sistem içinde “işler gibi” görünür.

 

Sadece Sistem Değil: Toplumsal Algı da Nesneleştirir

Türkiye’de nesneleşme yalnızca eğitim kurumlarının ya da uygulanan modellerin sonucu değildir. Toplumsal algı da bu dili besler ve normalleştirir.


Toplumun büyük bir kısmı, çocuğu hâlâ bir “özne” olarak değil, bir çıktı, bir sonuç, bir ilerleme grafiği olarak okumaya alışmıştır.

 

Bu yüzden iyi niyetle bile şu inançlar çok yaygındır:

“Tek yol eğitim.”

“Ne kadar çok seans, o kadar iyi.”

“Daha çok çalışırsa düzelir.”

 

Bu dil, çocuğu anlamaya değil; onu ayar vermeye, hızlandırmaya, uydurmaya çalışır.


Öznelleştirme diye bir niyet, hatta bir hayal kurulmadığında; çocuk

“iç dünyası olan bir insan” değil,

“üzerinde çalışılması gereken bir proje” gibi görülür.

 

Ve nesneleşme, çoğu zaman tam burada kök salar:

Çocuğun kim olduğu değil,

ne kadar işlevsel, ne kadar uyumlu,

ne kadar sessiz olduğu konuşulur.

 

1-Kuramsal Zemin: “Davranışçı” Dil Neyi Görmez?

Türkiye’de Yaygın Olan Eğitim Dili Nasıl Bir Kuramsal Zeminden Beslenir?

 

Türkiye’de sahada sıkça karşılaşılan yapı — komutla çalışma, tekrara dayalı seanslar, yüksek ses, hız ve uyumun ölçülmesi —temel olarak belirli bir kuramsal çizgiye dayanır:

 

Davranışçı / Neo-Davranışçı Eğitim Modelleri(özellikle ABA türevleri)

 

Türkiye’de uygulandığı şekliyle bu yaklaşım;

• Klasik davranışçılıktan (Skinner),

• Uygulamalı Davranış Analizi (ABA)’nın erken dönem, mekanik yorumlarından,

• Ödül–ceza ve pekiştirme temelli öğretim anlayışından beslenir.

 

Ancak burada çok kritik bir ayrım vardır:

Türkiye’de sahada yaygın olarak uygulanan şey, modern, etik, nörogelişimsel olarak güncellenmiş ABA değildir; davranış merkezli, hız ve sonuç odaklı, ilişkiyi ikincil plana atan bir versiyondur.

 

Bu Modelin Temel Varsayımı Nedir?

Bu yaklaşım şu öncüllere dayanır:

• Davranış dışarıdan şekillendirilebilir

• Tekrar → öğrenme getirir

• Uyum = ilerleme

• Sessizlik = başarı

• İtaat = regülasyon (kritik yanlış varsayım)


Bu nedenle sahada genellikle şu döngü görülür

:• Komut verilir

• Tepki beklenir

• “Doğru” tepki pekiştirilir

• “Yanlış” tepki görmezden gelinir ya da düzeltilir

• Hızlı tekrarlarla “öğretim” yapılır


Bu, davranışı merkeze alan bir modeldir.

Sinir sistemi durumu, duyusal yük ve regülasyon penceresi çoğu zaman hesaba katılmaz.

 

Bu Model Kimler İçin Görece Daha Uygun Olabilir?

Şimdi en kritik noktaya geliyoruz.

Bu model herkese uygulanmak için tasarlanmamıştır; ancak Türkiye’de neredeyse herkese uygulanmaktadır.

 

Görece daha uygun olabileceği grup:

• Duyusal eşikleri yüksek

• Regülasyon kapasitesi görece geniş

• Komut altında dağılmayan

• Taklit ve yönergeye hızlı yanıt verebilen

• Travma yükü düşük bazı çocuklardır.


Bu çocuklar:

• davranışı tolere edebilir,

• bedensel olarak dağılmadan “öğreniyormuş gibi” görünebilir.

 

Otizmli Çocukların Büyük Kısmında Ne Olur?

Otizmli çocukların büyük bir kısmı:

• daha hassas bir sinir sistemine sahiptir,

• regülasyon penceresi dardır,

• yüksek ses, hız ve baskıyı tehdit olarak algılar,

• tekrar eden yönlendirmelerde bedensel tükenme yaşar.


Bu durumda model şuna dönüşür:

Öğretim değil, Maruziyet

Eğitim değil, dayanma

Öğrenme değil, uyumlanarak hayatta kalma

 


Türkiye’de Sistem Neden Bu Modeli Üretiyor?


Burada bireylerden çok sistemi konuşmak gerekir:

  1. Rapor ve saat sistemi

    • Devlet saat başına ödeme yapar.

    • Nicelik, niteliğin önüne geçer.


  2. RAM raporları “model” değil “saat” tarif eder.

    • Nasıl bir eğitim uygulanacağı değil

    • Ne kadar eğitim verileceği konuşulur.


  3. Eğitmenlerin çoğu sinir sistemi bilgisi almadan sahaya çıkar.

    • Regülasyon ≠ sessizlik ayrımı öğretilmez.

    • Travma bilgisi yoktur.


  4. Aileler sessizleşmeyi ilerleme sanır.

    • Çünkü başka bir dil öğretilmemiştir.


  5. Sistem hızlı sonuç ister.

    • Yavaşlama “gerileme” gibi görülür.

 

Bu Model Kimlere Zarar Verir?

 

Özellikle:

• yüksek duyusal hassasiyeti olan,

• erken travma yükü bulunan,

• regülasyon kapasitesi sınırlı,

• kaçamadığı için donan,

• itirazını davranışla göstermek zorunda kalan çocuklara.

 

Bu çocuklarda sonuç genellikle şudur:

• Ya savaşan çocuk (taşma, vurma, bağırma)

• Ya silikleşen çocuk (sessizlik, uyum, kaybolma)

 

Ve her iki durumda da: Alarm kapanmaz. Sadece biçim değiştirir.

 

En Net ifade ile Türkiye’de yaygın olan bu eğitim modeli, davranışı düzenleyebilir ama sinir sistemini onarmaz.

 

Uyum üretebilir, ama güven üretmez.

 

Neden Bu Model Hâlâ Savunuluyor?

Bu modelin sahada bu kadar yaygın olmasının nedeni, bilimsel olarak “en doğru” olması değildir.

 

Beş temel sebeple ayakta durur:

 

1- Hız üretir

Davranışçı model hızlı sonuç verir. Sessizlik, oturma, bakma kısa sürede görünür hâle gelir. Bu hız, çoğu zaman “ilerleme” sanılır. Ama hız, sinir sistemi için güven anlamına gelmez.


Sadece yetişkinin kaygısını geçici olarak yatıştırır.

 

2- Ölçülebilirdir

Davranış sayılır. Süre tutulur. Grafik çizilir. Sistem sayıyı sever. Çünkü sayı nettir.

Ama sinir sistemi ölçülemez.

Güven ölçülemez.

Donma grafikle gösterilmez.


Bu yüzden davranış tercih edilir, beden görünmez kalır.

 

3- Kontrol hissi verir

Yetişkin kendini güçlü hisseder. Belirsizlik azalır. “Bir şey yapıyorum” duygusu artar.

Ama bu kontrol çoğu zaman çocuğun bedeni üzerinden sağlanır.


Yetişkin rahatlar, çocuk taşır.

 

4- Aileye umut satar

“Daha çok seans = daha çok gelişim.”

Bu cümle iyi niyetlidir. Ama eksiktir. Çünkü bazı bedenler için daha çok seans, daha çok Maruziyet demektir.


Her beden yükü aynı şekilde taşımaz.

 

5- Sisteme uygundur

Saat bazlı ödeme.

Standart program. Aynı yöntem. Aynı hız.

Sistem yavaşlamaz. Sistem beklemez.

Çocuk ayarlanır.

 

Ve en kritik nokta şudur:

Bu model kötü niyetle savunulmaz .

İyi niyetle savunulur.

Ama sinir sistemi, niyeti değil,

maruziyeti kaydeder.

 

2-Etik ve Bilimsel Karşı Çerçeve

“Davranış Değil, Sinir Sistemi Merkezli Yaklaşım”

 

Bu noktada şunu netleştirmek gerekir:

Bu bölüm bir saldırı değildir.

Bir reddiye değildir.

Bir kamp kurma çabası değildir.

Burada kimseye “yanlış yapıyorsun” denmez.


Şu soru sorulur: “Hangi çocuk için, hangi koşulda, ne risklidir?”

 

Bu yaklaşımın omurgası şudur:

• Regülasyon, öğrenmeden önce gelir.

• Güven, becerinin taşıyıcısıdır

.• Sessizlik ≠ düzenlenme

• İlişki, nörolojik bir deneyimdir.


Bir çocuk sakin değilken öğrenemez.

Alarm açıkken gelişim olmaz.

Bu, pedagojik bir görüş değil; biyolojik bir gerçektir.

 

 

3- Aileler İçin Rehber: Benim Çocuğum İçin Ne Uygun Değil?


Aileler çoğu zaman şunu soramaz:

“Bu çocuğuma zarar verir mi?

”Çünkü bu soru ayıp sayılır. Çünkü “iyilik” sorgulanmaz.

 

Bu bölüm teşhis koymaz. Model seçmez. Ama kırmızı bayrak dili öğretir.


Şu soruların sorulmasını ister:

• Seans sonrası çocukta ne artıyor, oraya bak.

• Sessizlik ilerleme değildir.

• Daha fazla seans, her zaman daha fazla gelişim değildir.

• Çocuğun bedeni mi gelişiyor, yoksa davranışı mı bastırılıyor?


Bu sorular aileyi güçlendirir. Ama kimseyle kavga ettirmez.

 

4- Eğitmen / Terapist İçin Ayna Metni

Bu bölüm suçlama değildir. Bu bir durma çağrısıdır.

Yargı yoktur. Ama kaçış da yoktur.

 

Ana cümle şudur:

“Bu çocuk zor olduğu için böyle davranmıyor.

Bu beden, taşıyabileceğinden fazlasına maruz kaldığı için böyle.”

 

Bu cümle bazılarını rahatsız eder.

Ama doğru kişilerde mesleki dönüşüm başlatır.

Çünkü bu cümle, kişiyi değil, yöntemi sorgulatır.

 


Bu Eğitim Döngüsünün Sonunda Çocuğa Ne Olur?

Bu noktada artık şu soruyu sormak zorundayız: Bu sistemden geçen çocuklara zamanla ne olur?

 

Yanıt tek tip değildir. Ama çoğu zaman iki yoldan birine savrulurlar. Ve bu yollar, bir tercih değil, bir hayatta kalma biçimidir.

 

1- SAVAŞAN ÇOCUK

Bazı çocuklar alarmı susturamaz. Çünkü bedenleri susmaya uygun değildir.

Bu çocuklar:

• vurur

• bağırır

• kaçar

• karşı koyar

• kırar

• saldırır

 

Dışarıdan bakıldığında şudur: “Davranış problemi ağırlaştı.”


Ama içeride olan şudur:

Alarm hiç kapanmadı. Sadece daha yüksek sesle çalmaya başladı.

 

Bu çocuklar genellikle şuraya sürüklenir:

• daha sert müdahaleler

• daha fazla seans

• daha fazla ilaç

• daha fazla kontrol

 

Ve bir noktadan sonra şu cümle dolaşmaya başlar:

“Bu çocuk çok zor.”

“Bu çocukla baş edilemiyor.”


Oysa zor olan çocuk değildir. Zor olan, onun taşıdığı yüktür.

 

2- SİLİKLEŞEN ÇOCUK

Bazı çocuklar ise savaşmaz. Çünkü bedenleri mücadeleden vazgeçer.

 

Bu çocuklar:

• sessizleşir

• uyumlanır

• itiraz etmez

• “iyi çocuk” olur

• sorun çıkarmaz

 

Dışarıdan bakıldığında şudur:

“Ne kadar güzel ilerledi. ”“Artık problem yok.”

 

Ama içeride olan şudur:

Çocuk geri çekilmiştir. Kendini küçültmüştür. Görünmez olmayı öğrenmiştir.

 

Bu çocuklar zamanla:

• içe kapanır

• ihtiyaçlarını söylemez

• bedenini duymaz

• sınır koyamaz

 

Ve yıllar sonra biri sorar:

“Bu çocuk neden bu kadar silik?”

“Ne istiyor, hiç bilmiyoruz.”

 

Çünkü bir zamanlar, istememesi öğretilmiştir.

 

EN ACI GERÇEK

Savaşan çocuklar “tehlikeli” diye işaretlenir.

Silikleşen çocuklar “başarılı” sanılır.


Ama her ikisinin de ortak noktası şudur:

Alarm kapanmamıştır. Sadece ifade biçimi değişmiştir.

Biri bağırır. Diğeri susar. Ama ikisi de hâlâ taşımaktadır.

 

Bu yazı şunu iddia etmiyor:

“Kimse iyi niyetli değil.”

Şunu söylüyor: İyi niyet, tek başına koruyucu değildir.

 

Bir çocuğu eğitebilirsiniz. Bir davranışı durdurabilirsiniz.

Ama bir sinir sistemini ancak güvenle onarabilirsiniz.

 

Kapanış: Çözüme Değil, Önce Yüzleşmeye İhtiyacımız Var

Bu yazıda çözüm sunmadık.

Bilerek sunmadık.

Çünkü çözümden önce şu gerçekle yüzleşmek gerekiyor:

 

Biz bu çocuklara ne öğrettiğimizi değil, onlara ne yaşattığımızı görmeden hiçbir yöntem masum değildir.

 

Burada durmak gerekiyordu.

Şimdi durduk.

 

Bir sonraki yazıda,

acele etmeden,

etikten sapmadan,

bedeni ve sinir sistemini merkeze alarak şunu konuşacağız:

“Peki başka bir yol mümkün mü?”

 

Ama bu soruyu sorabilmek için önce, bu yazıyı gerçekten duymak gerekiyordu.

 

 

Görünmeyen Bir Katman: “Daha Fazla Seans = Daha İyi Eğitim” Yanılgısı

Türkiye’de özel eğitim ve rehabilitasyon alanında yaygın bir söylem vardır:

“Ne kadar çok seans, o kadar hızlı gelişim.”


Bu söylem ilk bakışta mantıklı görünür. Ama sinir sistemi perspektifinden bakıldığında, çoğu zaman tersine işler.

Çünkü burada iki şey birbirine karıştırılır

:• Öğrenme

• Maruziyet

 

Uyarı Kutusu: Daha Fazla Seans Her Zaman Daha İyi Eğitim Değildir

Özel eğitim ve rehabilitasyon alanında sık duyulan bir cümle vardır:

“Bu çocuk daha fazlasını kaldırır.”

“Biraz daha yoğunlaştıralım.”

“Ek seanslarla çok yol alırız.”

Bu cümleler iyi niyetlidir. Ama sinir sistemi açısından her zaman doğru değildir.

 

Sinir Sistemi Sayıyı Değil, Yükü Kaydeder

Bir çocuğun sinir sistemi şuna bakmaz

:• Haftada kaç seans olduğuna

• Kaç dakika çalışıldığına

• Kaç hedef tamamlandığına


Şuna bakar:

• Ne kadar hız vardı?

• Ne kadar baskı vardı?

• Ne kadar düzeltilme yaşandı?

• Ne kadar beklenmeden yönlendirildim?

• Ne kadar anlaşılmadan “devam” denildi?


Bu nedenle aynı model, aynı hız ve aynı ilişki dili ile artırılan her seans: Öğrenmeyi değil, tehdit maruziyetini artırır.

 

Ücretli Seanslarda Ne Olur?

Birçok kurumda özel ücretli seanslar şu dille sunulur:

• “Bu çocuk daha fazlasını kaldırır.”

• “Yoğunlaştırılmış program daha etkilidir.”

• “Ne kadar erken ve sık, o kadar iyi.”


Ama çoğu zaman şuna bakılmaz:

• Çocuk regüle olabiliyor mu?

• Seanslar arası bedeni toparlanabiliyor mu?

• Alarm hiç kapanıyor mu?


Sonuçta olan şudur:

Aynı yük, daha kısa aralıklarla, daha az toparlanma fırsatıyla çocuğun bedenine bindirilir.


Bu artık eğitim değil,

kronik maruziyettir.

 

“İyi Gidiyor” Sanılan Ama Bedensel Olarak Ağırlaşan Tablo

Yoğun seans alan bazı çocuklarda şu tablo görülür:

• Seans sırasında “idare eder”

• Evde taşma artar

• Uykuda bozulma başlar

• Vurma / kaçma / donma davranışları yoğunlaşır

• Duyusal hassasiyetler artar.


Ama kurum şunu söyler: “Bu gelişimin bir parçası.”

Oysa çoğu zaman bu, regülasyon kapasitesinin aşılmasının işaretidir.

 

Neden Bu Kadar Kolay Normalleşir?

Çünkü:

• Seans sayısı ölçülebilir

• Güven hissi ölçülemez

• Sessizlik ilerleme sanılır

• Donma uyum gibi okunur


Ve sistem şunu sever:

• Rakamı

• Grafiği

• Hedef listesini


Ama bedenin yükünü sevmez. Çünkü yavaşlatır.


Aynı ilişki diliyle artırılan her seans, eğitim değildir.

Çoğu zaman yalnızca maruziyetin dozunu artırır.

 

Küçük Ama Hayati Ayrım

Daha fazla seans, yalnızca şu durumda anlamlıdır:

Eğer seanslar sinir sistemini yatıştırıyor, yükü azaltıyor ve çocuğun bedenine toparlanma alanı bırakıyorsa.

Aksi hâlde

:• nicelik artar

• güven azalır

• çocuk ya taşar

• ya silinir

 

Aileler İçin Küçük Pusula

Bir ek seans önerildiğinde, önce şunu sorun — çünkü sinir sistemi “niyete” değil, yükün toplamına yanıt verir

:• Çocuğum seanslardan sonra daha mı sakin, daha mı dağınık?

• Eve geldiğinde bedeni gerçekten rahatlıyor mu, yoksa sadece “bitmiş” mi oluyor?

• Seanslar arasında toparlanmaya zaman kalıyor mu?

• Bu yoğunluk kimin ihtiyacına hizmet ediyor: çocuğun mu, yetişkinin kaygısının mı, sistemin hızının mı?

 

Son Pusula: Asıl Soru Şimdi Metnin Merkezinde

Buraya kadar üç şeyi birlikte gördük:


Davranış, çoğu zaman “karakter” değil; sinir sisteminin taşıdığı yükün dilidir. Nesnelleştirme, çocuğu “çıktı”ya indirger; niyet iyi olsa bile etki, bedende tehdit olarak kalabilir.


Ve otizm söz konusu olduğunda bu tablo daha erken başlar, daha hızlı yükselir ve daha zor kapanır; çünkü bazı bedenler dünyayı zaten daha yoğun, daha çıplak ve daha eşiksiz yaşar.

 

Ama şimdi metnin tam merkezinde tek bir soru duruyor:

 

“Peki bu çocukları nesne olmaktan çıkarıp özne olarak tutan şey tam olarak ne?”


Çünkü mesele yalnızca “fazla seans” ya da “yanlış model” değildir.

Daha derindeki mesele şudur:

 

Çocuk, ilişki içinde kendi iç hâliyle birlikte var olabiliyor mu?

Yoksa yalnızca “uyum üreten bir sistem parçasına mı dönüşüyor?

 

Bir sonraki yazıda yönümüzü buraya çevireceğiz:


Özneleştirme pratikte nasıl yapılır?

 

Bir çocuğu “geliştirmek” isterken, onu alarmda tutmadan nasıl eşlik edilir?


Sınır nasıl konur ama tehdit gibi hissettirilmez?


Seans nasıl “maruziyet” olmaktan çıkıp “toparlanma alanına dönüşür?

 

Ve en önemlisi:

Savaşan çocukta da, silikleşen çocukta da aynı hedefe hizmet eden bir dil nasıl kurulur — davranışı susturan değil; bedeni duyan, güveni kuran, ritmi onaran bir dil.

 

Çünkü artık biliyoruz:

 

Bir çocuğun ihtiyacı önce “daha çok hedef” değil; daha çok güven olabilir.

Ve güven kurulduğunda, öğrenme kendiliğinden başka bir yere evrilir.

 

Şimdi bir sonraki yazıda, romantik bir iyi niyetle değil; etik, nörobilim ve ilişki merkezli bir çerçeveyle şunu konuşacağız:


Peki başka bir yol mümkün mü?

Ve o yol, sahada adım adım nasıl görünür.

 



Faydalanılan Kaynaklar & Okuma Notları Aşağıda yer alan isimler; sinir sistemi regülasyonu, ilişki temelli tehdit, davranışın biyolojik temeli, bağlanma, travma, otizm deneyimi (birinci kişi tanıklıkları), nesneleştirme ve gelişimsel psikoloji alanlarında bu yazının kuramsal ve insani zeminini oluşturan temel çalışmaları temsil etmektedir. Bu metin bir akademik derleme değildir. Farklı disiplinlerde üretilmiş bilgilerin ;etikten sapmadan, çocuğu nesneleştirmeden, ilişki ve sinir sistemi merkezli bir bakışla bir araya getirilmesi çabasıdır.

 

Bruce D. Perry Çocuk psikiyatristi, nörobilimci

The Boy Who Was Raised as a DogWhat Happened to You?

• Sürekli, tekrarlayan ve kaçınılamayan ilişki tehditleri altında gelişen çocuk sinir sistemini, davranışı etiketlemeden; deneyim, ritim ve beden üzerinden okuyan temel klinik yaklaşım.

• “Beyin olaylara değil, deneyime göre şekillenir” vurgusuyla bu yazının sinir sistemi omurgasını oluşturur.

• “Compliance is not regulation” (İtaat, regülasyon değildir) ayrımı bu metnin temel referans noktalarından biridir.


Stephen W. Porges Sinirbilimci, psikolog Polyvagal Theory

• Güven ve tehdidin bilinçdışı olarak nasıl tarandığını açıklayan nörosepsiyon kavramı.

• Sinir sisteminin niyete değil; ses tonu, yüz ifadesi, tempo, mesafe ve ilişki iklimi gibi güven–tehlike ipuçlarına yanıt verdiğini ortaya koyan biyolojik çerçeve.

• Bu yazıda “iletişimin kelimelerden önce başlaması” vurgusunun temel kaynağıdır.


Bessel van der KolkbPsikiyatrist, travma araştırmacısı The Body Keeps the Score

• Çözümlenmeyen tehditlerin yalnızca zihinsel değil, bedensel olarak taşındığını gösteren travma perspektifi.

• Davranışların çoğu zaman, sözle ifade edilemeyen bedensel yüklerin dışavurumu olduğunu ortaya koyar.

• “Travma, ne olduğunu hatırlamak değil; bedenin hâlâ verdiği tepkidir” yaklaşımı bu yazının temel klinik dayanaklarındandır.

 

Donald W. Winnicott Çocuk doktoru, psikanalist True Self / False Self

• Görülmeyen, karşılanmayan ve eşlik edilmeyen duyguların; çocuğu uyumlanan, silikleşen ve görünmezleşen bir benlik geliştirmeye nasıl ittiğini açıklar.

• “İyi çocuk” görünen ama bedeni alarmda kalan çocukların psikodinamik zeminini anlamak için temel referanstır.

 

Daniel N. Stern Çocuk psikiyatristi, gelişim araştırmacısı

• Duygusal eşlik (affect attunement) kavramı ile, çocuğun regülasyonu kelimelerle değil; duygusunun karşılık bulmasıyla yaşadığını ortaya koyar.

• Bu yazıda “duyguya eşlik edilmediğinde davranışın büyümesi ya da silikleşmesi” vurgusunun temel kaynağıdır.

 

John Bowlby & Mary AinsworthPsikiyatrist / Gelişim psikoloğuBağlanma Kuramı

• Güvenli bağlanmanın; sinir sistemi regülasyonu, stres yanıtı ve ilişki kapasitesiyle doğrudan ilişkisini ortaya koyar.

• “Güvenli üs + erişilebilir yetişkin” kavramı, bu yazıda savunulan sınır–ilişki dengesinin temelini oluşturur.

 

Peter Fonagy & Mary Target Psikanalist / Klinik psikolog Reflective Functioning / Mentalization

• Çocuğun “iç hâlinin görülmesi”nin; duygu düzenleme, davranışın anlamlandırılması ve özneleşme kapasitesiyle ilişkisini kuran temel klinik çerçeve.

• “Davranışın arkasında bir zihin var” ilkesini güçlendirerek, bu metindeki nesneleşme–özneleşme ayrımının psikolojik temelini destekler.

 

Edward Deci & Richard RyanPsikologlarSelf-Determination Theory (Öz-Belirleme Kuramı)

• Özerklik, aidiyet ve yeterlik ihtiyaçlarının desteklenmesinin; motivasyon, öğrenme ve içsel dayanıklılık üzerindeki etkilerini gösteren bilimsel çerçeve.• Bu yazıda “özneleşme: sınır + görülme + ritim” fikrinin gelişimsel dayanaklarından biridir.

 

Martha C. Nussbaum Felsefeci Objectification (Nesneleştirme)

• Nesneleştirmeyi “insanı araç/çıktı/işlev üzerinden görme” düzleminde tanımlayan yaklaşım.

• Bu yazıdaki “çocuğun iç hâli değil çıktısı konuşuluyorsa nesneleşme başlar” vurgusunun kavramsal zeminini destekler.

 

Otizm Deneyimi – Birinci Kişi Tanıklıkları

(Bu yazıdaki “Tehdit nasıl hissedilir?” bölümünün ana dayanağı)

Temple Grandin Otizmli akademisyen, yazar Thinking in Pictures• Duyusal aşırı yüklenme, hız ve parlaklık/gürültü karşısında bedenin yaşadığı yoğunluğu birinci kişi diliyle görünür kılar.• Bu yazıdaki “dünya fazla; beden hassas” omurgasını güçlendirir.

 

Donna Williams Otizmli yazar Nobody Nowhere • Sosyal dünyanın “kelimelerden önce” bedensel gerginlik ve tehdit ipuçlarıyla algılanabileceğini gösteren güçlü tanıklıklar.• “Kaybolmayı öğrenmek” ifadesi; silikleşme/donma hattını anlamak için kritik bir içgörüdür.

 

Naoki Higashida Otizmli yazar The Reason I Jump• Taşma anlarının niyet değil, beden doluluğu ile ilişkisini anlatan birinci kişi açıklamalar.• Bu yazının “davranış bir sorun değil alarm dilidir” vurgusunu içeriden destekler.

 

Tito Rajarshi Mukhopadhyay Otizmli yazar/şairThe Mind Tree • Düşünce ile beden arasındaki senkron sorunlarını; duyusal akışın hızını ve “dünya içime benden hızlı giriyor” deneyimini görünür kılar.

 

Lucy Blackman Otizmli yazar Lucy’s Story• Sessizliğin “boşluk” değil, çoğu zaman yoğun iç yük ve bedensel kopma olabileceğini anlatır.• Bu yazıdaki “sessizlik ≠ güven” ayrımını içeriden güçlendirir.

 

Jim Sinclair Otizmli aktivist, yazar Don’t Mourn for Us• Otizmi “kopukluk” gibi okumaya karşı; asıl acının çoğu zaman çevrenin tepkilerinden doğduğunu vurgular.

 

Stephen Shore Otizmli akademisyen, eğitmen• “Dışarıdan sakin görünen şey içeride kaos olabilir” vurgusu ile donma/uyumlanma hatlarına ışık tutar.

 

Mel Baggs Otizmli yazar/aktivist • İletişimin sözcükle sınırlı olmadığını; hareket, basınç ve ritimle de kurulabileceğini görünür kılar.• Bu metindeki “özneleşme: beden–ritim–iletişim” düşüncesini destekler.


Kurumsal & Klinik Çerçeveler

• ChildTrauma Academy Sürekli tehdit altında gelişen çocuk sinir sistemi üzerine klinik ve eğitim temelli modeller.

• National Child Traumatic Stress Network (NCTSN)Çocukluk çağı travmalarının davranış, gelişim ve sinir sistemi üzerindeki etkilerine dair bütüncül yaklaşımlar.

• Polyvagal Institute Güven, tehdit ve sinir sistemi düzeni üzerine Polyvagal temelli çerçeveler.

• Zero to ThreeErken çocuklukta ilişki temelli düzenleme ve bağlanma odaklı gelişim modelleri.

• Harvard Center on the Developing ChildErken deneyimlerin beyin mimarisi, stres yanıt sistemleri ve yaşam boyu etkileri üzerine bilimsel çerçeveler.

 
 
 

Yorumlar


Bu bakış açısıyla daha yakından çalışmak isteyenler için iletişim alanı.

© 2035 by Train of Thoughts. Powered and secured by Wix

bottom of page